JOHN COLTRANE

JOHN COLTRANE

“Müzik, benim kim olduğumun, inancımın, bilgimin, varoluşumun ruhsal ifadesidir.”

John Coltrane…

Bir insanın müzik aracılığıyla kendini yeniden yaratmasının hikâyesi

John William Coltrane, 23 Eylül 1926’da Hamlet, North Carolina’da doğdu ve yalnızca 40 yıl yaşadı. 17 Temmuz 1967’de öldüğünde geride, caz tarihinin en büyük müzisyenlerinden biri olmanın ötesinde, müziğin ne olabileceğine ilişkin düşünceyi değiştiren bir miras bıraktı.

John Coltrane, altmış yıldan fazla bir süre önce bu fani dünyadan ayrıldı; bugün aramızda, her zamankinden daha canlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Sesi, giderek genişleyen bir hayran kitlesinin kulaklarını cezbediyor. Efsanesi  sağlam: 20. yüzyılın herhangi bir müzik devi gibi kültürümüzde sağlam bir şekilde yerleşmiş durumda. Onun saksafon sesi—kasvetli, arayış içinde, karanlık—modern cazın en tanınabilir seslerinden biri. Etkisi tarzları ve türleri kapsıyor ve kültürel sınırları aşıyor. Müziğin derin bir manevi, bağlantı kurma amacına hizmet etmesi  John Coltrane’in belirleyici bir yönü.

Coltrane için bir müzisyen mesaj vericiydi; müzik yapmak daha büyük, daha yüce bir iyiliğe bağlı bir çabaydı. Coltrane, 1964’te dinleyicilerine yazdığı bir mektupta, Tanrı‘ya ettiği bir duayı anlatırken, “Müzik yoluyla başkalarını mutlu etme araçlarını ve ayrıcalığını bana vermelerini alçakgönüllülükle istedim” diye yazmıştı. Ölümünden bir yıldan az bir süre önce, 1966’da şunları söyledi:

“Kötü güçlerin, başkalarına acı çeken ve dünyaya sefalet getiren güçlerin olduğunu biliyorum. Ben bunun tam tersi bir güç olmak istiyorum. Gerçekten iyilik için olan bir güç olmak istiyorum.”

Fakat Coltrane’i anlamak için önce şu paradoksu anlamak gerekiyor:

Coltrane hayatının büyük bölümünde “varacağı yere ulaşmış” bir müzisyen değildi. Sürekli arayan bir insandı.

Ve belki de onu diğer büyük cazcıların çoğundan ayıran şey tam olarak buydu.

Coltrane, köklü ve gururlu bir müzik geleneğinden gelen, çalışkan bir caz müzisyeni olarak hedefine ulaştı; yan müzisyen olarak emeğini verdi, lider olarak işin inceliklerini öğrendi ve mesajını iletmek için ağırlıklı olarak sözsüz müzik kullandı. Yaşamı boyunca lider olarak yirmi beş albüm yayınladı; bazıları beş yıldızlı, klasik statüsüne ulaştı: Blue Train , Giant Steps , My Favorite Things , Grammy adayı olan ve Tanrı’ya “mütevazı bir armağan” olarak sunduğu A Love Supreme . 1957’den 1967’ye kadar, müziği birbiri ardına, hızlı büyüme ve baş döndürücü değişim hızının bir kuyruklu yıldız gibi yolunu tanımladı. Coltrane’in tüm bunları sadece on yılda başarmış olması, sık sık aldığı azizvari hayranlığın  sebebidir.

Coltrane ile röportaj yapan ve onu destekleyen caz gazetecisi Nat Hentoff, onu daha ölçülü bir şekilde övdü. “ A Love Supreme piyasaya çıktığında , Coltrane o kadar çok dinleyicide manevi bir etki yaratmıştı ki, insanlar onu insanüstü olarak görmeye başladılar.  O da tıpkı sizin ve benim gibi bir insandı – ama daha çok çalışmaya, mükemmel olmak için birinin yapması gereken her şeyi yaptı. John Coltrane‘in yaptıklarının gerçek değeri, başardığı her şeyi  sıradan bir insan olarak yapmış olmasıydı.”

1. Çocukluk: Müziğin başladığı yer

Coltrane’in çocukluğu Kuzey Carolina’daki High Point çevresinde geçti.

Ailesi sıradan bir işçi ailesinden biraz farklıydı. Hem anne hem baba tarafından dini ve müzikal bir çevrenin içindeydi. Babası John R. Coltrane terzilik yapıyor, aynı zamanda vaizlikle ilgileniyor ve keman ile ukulele çalıyordu. Annesi Alice ise piyano çalıyordu. Her iki büyükbabası da AME Zion kilisesinde din adamıydı.

Dolayısıyla Coltrane’in müzikle ilk ilişkisi caz kulübünde değil, kilisede başladı.

Bu ileride çok önemli olacaktı.

Çünkü Coltrane’in 1960’ların ortasında geliştirdiği “spiritual jazz” anlayışının kökleri aslında çocukluğundaki bu dinsel atmosferde bulunabilir.

Dolayısıyla Coltrane’in çocukluk dünyasında müzik ile din hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrı olmadı. Bu ayrıntı, Coltrane’in kırk yıl sonraki müziğini anlamak açısından olağanüstü önemlidir.

Çünkü A Love Supreme‘e geldiğimizde karşımızda sanki tamamen yeni bir insan varmış gibi görünür:

Saksofon artık yalnızca bir caz enstrümanı değildir.
Bir dua aracıdır.

Ama bunun tohumu çocuklukta atılmıştır.

Mütevazı başlangıçlarının bazı yönleri, onun neye dönüşeceğini gösteriyor. 1926’da Kuzey Carolina’nın küçük bir kasabasında –özellikle Hamlet’te ve daha sonra High Point’te– doğması, yaşaması blues’a olan düşkünlüğünü açıklamaya yardımcı oluyor. Meditatif, dua benzeri şarkılar ve saksafonundaki vaizvari ton gibi kendine özgü, gospel tarzı bir hisse olan yakınlığı, kısmen dindar bir ailede büyümüş olmasına bağlanabilir. Babası vaizdi ve büyükbabası bir toplum lideri ve din adamıydı.

Önceleri Klarinet ve alto horn çaldı; daha sonra alto saksofona geçti. Lisedeki müzik çalışmaları onun için giderek ciddileşti. Ve burada önemli bir ayrıntı var:

Coltrane çocukken olağanüstü bir “dahi çocuk” görüntüsü vermiyordu.

Onu farklılaştıran şey daha çok inanılmaz çalışma kapasitesi oldu.

Bu özellik hayatının geri kalanında neredeyse takıntılı bir seviyeye ulaşacaktı.

2. 1938: Hayatındaki ilk büyük kırılma

Coltrane henüz 12 yaşındayken ailesi arka arkaya büyük kayıplar yaşadı.

Babası öldü, büyükbabası öldü, diğer büyükbabası öldü teyzesi öldü.

Birkaç ay içerisinde ailesinin önemli  figürlerinin çoğunu kaybetti.

Bu travma onun kişiliğinde ve müziğinde çok önemli bir iz bıraktı.

Coltrane henüz on iki yaşındaydı. Ailesi duygusal ve ekonomik olarak yıkılmıştı. Klarnet çalmaya  başlamış olan Coltrane için müzik bir nevi can simidi olmuştu.

Annesi çalışarak aileyi ayakta tutmaya çalıştı ve John, annesi, teyzesi ve kuzeniyle birlikte büyüdü.

Bu olayın psikolojik etkisini kesin olarak ölçemeyiz. Fakat hayatının geri kalanına baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkar: Coltrane çok erken yaşta ölüm, kayıp ve dinsel teselli kavramlarıyla karşılaşmıştı.

Daha sonraki müziğinin ölümle değil ama sonsuzlukla bu kadar ilgili olması bu nedenle daha anlamlı hale geliyor.

Daha sonraki yıllarda Coltrane’in olağanüstü derecede yoğun çalışma alışkanlığının köklerini bu döneme bağlayan biyografik yorumlar vardır.

Müzik onun için yalnızca meslek değil, giderek bir tür içsel disipline dönüştü.

3. Saksofonla tanışması

Önce klarinet ve alto horn çaldı. Yaklaşık 12 yaşında alto saksofona geçti.

İlk büyük etkileri arasında:

  • Johnny Hodges
  • Lester Young
  • daha sonra Charlie Parker

vardı.

Özellikle Lester Young’ın sakin, melodik tenor tonu Coltrane’in erken döneminde çok önemliydi.

Fakat 1945’te Charlie Parker’ı canlı dinlemesi onun için adeta bir deprem oldu.

Coltrane daha sonra Bird’ü ilk duyduğunda bunun kendisini “tam ortasından vurduğunu” anlatacaktı.

Coltrane, bu bitmek bilmeyen konser ve seyahatler sırasında ilk kez uyuşturucu denedi; 1951’de, birçok akranı gibi, altı yıl boyunca onunla kalacak bir eroin bağımlılığı edindi.

Coltrane, 1955 yazının sonlarında orgcu Jimmy Smith’in grubunda çalarken, New York’tan trompetçi Miles Davis’in grubu için seçmelere katılma teklifi aldı. Coltrane’in ilk baştaki tereddüdüne rağmen—”Miles’la yaptığım o ilk kayıtlar için oldukça utanıyorum. Neden beni seçtiğini bilmiyorum,” dedi daha sonra—Miles duyduklarından hoşlandı. Davis otobiyografisinde şöyle yazdı: “Bir süre birlikte çalmaya başladıktan sonra, bu adamın müthiş bir adam olduğunu anladım. O, tenor saksafonda sesimi tamamlayacak tam da ihtiyacım olan sesti.”

4. Philadelphia: Gerçek müzisyenlik burada başlıyor

1943’te aile Philadelphia’ya taşındı.

Philadelphia o dönemde siyah müzik kültürünün en önemli merkezlerinden biriydi.

Burada Coltrane:

  • müzik eğitimi aldı,
  • profesyonel olarak çalışmaya başladı,
  • bebop’u keşfetti,
  • Charlie Parker’ı dinledi,
  • tenor saksofona yöneldi.

Ve hayatının geri kalanını belirleyecek bir karar verdi:

Müzik onun mesleği olacaktı.

Philadelphia’daki Ornstein School of Music ve başka özel eğitimlerle teorik bilgisini geliştirdi

Coltrane başlangıçta bir şeker rafinerisinde çalıştı.

Aynı zamanda müzik eğitimi almaya devam etti.

Bu dönemde önemli bir şey gerçekleşti:

Coltrane artık müziği sadece sevdiği bir şey olarak değil, hayatını kazanabileceği bir meslek olarak görmeye başladı. 1945’te profesyonel olarak çalışmaya başladı.

Charlie Parker’ı keşfetmesi

Genç Coltrane için Charlie Parker yalnızca sevilen bir saksofoncu değildi.

Bir kapıydı.

Parker sayesinde Coltrane cazın melodik ve armonik olanaklarının düşündüğünden çok daha geniş olduğunu gördü. Fakat Coltrane’in ilk büyük kahramanlarından biri Parker kadar Lester Young idi.

Bu iki etki arasındaki fark ileride çok önemli olacaktır:

Lester Young → hava, çizgi, sakinlik

Charlie Parker → yoğunluk, armoni, hareket

Coltrane’in bütün kariyeri biraz bu iki kutup arasında ilerleyecektir.

Ve kısa süre sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle  abd donanmasına katıldı.

5. Donanma yılları

1945–46.

İlginçtir, Coltrane Donanma’ya esas olarak askerlik yükümlülüğünü yerine getirmek için girdi; ancak müzisyen olarak yeteneği fark edildi.

Pearl Harbor’da görev yaptı ve melody masters    adlı Navy swing grubunda çaldı.

Burada 1946’da yapılan bazı kayıtlar, Coltrane’in bilinen en erken kayıtları arasındadır.

Donanmadan 1946’da ayrıldı. Ve artık profesyonel caz dünyasına girmişti.

Bu dönem onun için çok önemliydi çünkü artık müzisyenliği gerçek anlamda profesyonel bir disiplin olarak yaşamaya başlamıştı.

Donanmadan çıktıktan sonra Philadelphia’ya döndü ve profesyonel caz dünyasının içine girdi.

6. 1940’ların sonu: Coltrane henüz “Coltrane” değil

Bugün Coltrane’in adını söylediğimizde aklımıza:

Giant Steps

My Favorite Things

A Love Supreme geliyor. Ama 1940’ların sonunda böyle bir Coltrane yok.

Genç Coltrane:

  • bebop
  • R&B
  • swing
  • big band arasında dolaşan genç bir saksofoncuydu.

Dizzy Gillespie’nin grubunda çaldı. Johnny Hodges ile çalıştı. Miles Davis’le çalışmadan önce birçok farklı grubun içinde deneyim kazandı. Bu yıllar Coltrane’in usta olmayı öğrenme dönemiydi.

Bir bakıma sürekli staj yapıyordu. Ve burada çok önemli bir özellik geliştirdi:

Başkalarından öğrenmekten hiç utanmıyordu.

Ve burada bir başka önemli değişiklik oldu:

Alto saksofondan tenora geçti. Bu karar onun bütün kariyerini değiştirecekti.

7. Miles Davis ile ilk dönem

Coltrane yaklaşık 29 yaşındaydı. Miles Davis onu grubuna aldı. Bu, Coltrane’in kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Fakat Coltrane henüz bugünkü Coltrane değildi.

Miles’ın grubunda:

  • Red Garland
  • Paul Chambers
  • Philly Joe Jones
  • daha sonra Bill Evans
  • Cannonball Adderley gibi olağanüstü müzisyenlerle çalıştı.

Miles Davis’in ilk büyük quintet’i. Coltrane artık yaklaşık 29 yaşındaydı.

Miles’ın müziği Coltrane’e başka bir şey öğretti:

Azaltmayı.

Miles’ın yaklaşımı:

“Her şeyi söyleme.”

Coltrane’in içgüdüsü ise:

“Daha fazlasını söyle.”

Bu ikisi arasında çok verimli bir gerilim oluştu.

Grup:

  • Miles Davis
  • John Coltrane
  • Red Garland
  • Paul Chambers
  • Philly Joe Jones

Bu beşli modern cazın en önemli gruplarından biri oldu. Fakat Coltrane’in kişisel hayatı bu sırada çok karanlıktı.

Ve burada Coltrane’in armonik düşüncesi inanılmaz biçimde gelişmeye başladı.

8. Fakat Coltrane’in büyük problemi: uyuşturucu

Coltrane’in hayatındaki en karanlık dönemlerden biri 1950’lerin ortasıdır. Uyusturucu bagımlılıgı   vardı.

Aynı zamanda alkol de kullanıyordu. Bu yalnızca sosyal bir problem değildi.

Müzik kariyerini doğrudan tehdit ediyordu. Miles Davis’in grubu disiplin isteyen bir gruptu ve Coltrane’in bağımlılığı performanslarını etkiliyordu.

1957’de Miles onu gruptan çıkardı. Ve tam burada Coltrane’in hayatındaki en önemli dönüşüm başladı.

Bu olay Coltrane’in hayatındaki en büyük kırılmalardan biri oldu. Ve burada çok önemli bir ayrıntı var:

Coltrane’in sonraki hayatını anlatırken bunu sadece:

“Uyuşturucuyu bıraktı.” diye anlatmak yetersiz.

Çünkü Coltrane’in kendi anlattığı şekliyle 1957 onun için aynı zamanda spiritüel bir uyanış yılıydı.

1957: Coltrane yeniden doğuyor

Coltrane’in  bağımlılıktan kurtulduğu dönem

Kendi anlatımında bunun Tanrı’nın yardımıyla gerçekleştiğini söyledi.

JohnColtrane.com’un biyografisine göre 1951 civarında başlayan bu bağımlılık yaklaşık altı yıl sürdü. Bu, müzisyenin kariyerinin en kritik dönemlerinden biriydi. Bu dönemi romantikleştirmemek gerekiyor.

Jazz tarihinde uyuşturucu kullanımı bazen:

“yaratıcı sanatçının karanlık tarafı” gibi romantik bir hikâyeye dönüştürülür.

Coltrane’in hikâyesinde ise bunun bedeli çok gerçekti:

iş kaybı, performans sorunları, güven kaybı ve fiziksel/psikolojik bağımlılık.

 Coltrane bir anda “aziz” olmadı

Bu çok önemli.

Coltrane’i:

“Uyuşturucuyu bıraktı → aydınlandı → mükemmel insan oldu” şeklinde anlatmak yanlış.

O hâlâ çalışıyordu. Hâlâ öfkelenebiliyordu. Hâlâ müzikal olarak huzursuzdu. Hâlâ kendisinden memnun değildi. Ve belki en önemlisi:

Hâlâ sürekli arıyordu.

Bu nedenle 1957’den 1967’ye kadar olan dönem, bir adamın kendi kendisini yeniden yaratmasının on yılıdır.

Yıllar sonra A Love Supreme için yazdığı notlarda 1957’de yaşadığı “spiritual awakening”den açıkça söz edecekti. Bu nedenle:

1957 = Coltrane’in ikinci doğumu olarak düşünülebilir.

Birinci Coltrane:

bağımlı, huzursuz, kendisini arayan genç müzisyen.

İkinci Coltrane:

çalışan, araştıran, spiritüel anlam arayan sanatçı.

Thelonious Monk

Ve tam bu sırada hayatına Thelonious Monk girdi. Monk Coltrane’e yalnızca caz armonisi öğretmedi.

Bence daha önemli bir şey öğretti:

Dinlemeyi.

Monk’un müziğinde boşluk çok önemlidir. Bir nota kadar notanın çalınmaması da önemlidir.

Coltrane’in daha sonraki balad performanslarında, özellikle Johnny Hartman albümünde bunu çok net duyacağız. Bu nedenle John Coltrane and Johnny Hartman‘ı anlamanın yollarından biri de:

Monk → Coltrane → Hartman çizgisini görmektir.

9. 1957: “The Divine Awakening”

Coltrane’in kendi anlatımına göre 1957’de bağımlılıktan kurtulmaya karar verdi.

Bu dönem onun için yalnızca uyuşturucuyu bırakmak değildi.

Dini/spiritüel bir dönüşüm yaşadı.

Coltrane daha sonra Tanrı’nın kendisini bu bağımlılıktan kurtardığına inandığını ifade etti.

İşte ileride:

A Love Supreme

Ascension

Meditations

gibi eserlerde göreceğimiz spiritüel düşüncenin temeli burada oluşmaya başladı.

Bu nedenle 1957 Coltrane için sadece:

“Uyuşturucuyu bıraktığı yıl” değildir.

Daha doğru ifade:

“Kendisini yeniden tanımladığı yıl.”

10. Thelonious Monk

Ve hemen ardından başka bir dev geliyor:

Thelonious Monk. Coltrane, 1957’de Monk ile çalıştı.

Bu dönem Coltrane’in armonik gelişimi açısından olağanüstü önemlidir.

Monk’un müziği:

  • boşluk
  • ritmik yer değiştirme
  • beklenmedik akorlar
  • melodik ekonomi
  • sessizlik üzerine kuruluydu. Coltrane burada çok şey öğrendi.

İlginç olan şu:

Monk, Coltrane’e daha az nota çalmayı öğretti.

Bunu daha sonra çok daha iyi duyacağız. Çünkü 1958–60 Coltrane’i çok fazla nota çalan adamdır.

1957’de Coltrane için piyanist/besteci Thelonious Monk ile yaz boyunca süren iş birliğinden daha kalıcı bir öneme sahip hiçbir olay olmadı; Coltrane bu iş birliği hakkında şunları söyledi:

“Ondan her alanda çok şey öğrendim; duyularımla, teoriyle, teknik olarak.”

Monk’un, Miles’ınkinden daha doğrudan ve sabırlı olan rehberliği, ona tuhaf melodik sıçramalar ve ritmik kırılmalarla dolu, kendine özgü mantığıyla çekici gelen müziği kavramasına yardımcı oldu. Coltrane o yılın sonunda Miles’ın grubuna döndüğünde, trompetçi kendi yeni dilini geliştirme yolundaydı. Zamanlama daha iyi olamazdı. Miles’ın geleneksel, akor tabanlı şarkı formlarından daha açık uçlu, modal yapılara geçişi, doğaçlamacıların aynı eski bebop klişelerinden kaçınmasına yardımcı olan gerekli bir tazelik sağladı. Bu “modal caz”, Miles’ın hala en ünlü albümü olan 1959 tarihli Kind of Blue’nun

temel fikriydi . Coltrane için bu, turbo şarjlı bir motora yüksek oktanlı yakıt dökmek gibiydi. Monk’un müziğindeki titiz kalıplardan kurtulan sanatçı, modal cazın sunduğu armonik özgürlüklere büyük bir coşkuyla daldı ve bu fikirleri özümseyerek 1960’lardaki çığır açan gruplarında daha da geliştirdi.

Monk Coltrane’e yalnızca caz armonisi öğretmedi.

Bence daha önemli bir şey öğretti:

Dinlemeyi.

Monk’un müziğinde boşluk çok önemlidir. Bir nota kadar notanın çalınmaması da önemlidir.

Bu ilişkinin önemi çok büyük.

Coltrane daha sonra Monk’tan:

“Her yönden öğrendim.” anlamına gelen çok güçlü bir değerlendirme yaptı.

Monk’un öğretme biçimi Miles’tan farklıydı.

Miles: “Git, bul.” diyordu.

Monk ise: “Bak, bunun nasıl çalıştığını göstereyim.” gibiydi.

Bu dönemde Coltrane’in armonik ve ritmik düşüncesi büyük ölçüde gelişti

. Five Spot dönemi

Monk ile Coltrane’in 1957’deki New York Five Spot dönemi efsaneleşti.

Burası büyük bir konser salonu değildi. Küçük, karanlık bir caz kulübüydü.

Ve bu çok önemli. Çünkü Coltrane burada dev bir seyirciye hitap etmiyordu.

Her gece aynı küçük odada, aynı müzisyenlerle, uzun süre çalıyordu.

Bu tür ortamlar bir caz müzisyeninin dilini geliştirmek için olağanüstü önemlidir.

1957’de Monk ve Coltrane’in Carnegie Hall performansının VOA kayıtları yıllar sonra Library of Congress tarafından bulunduğunda, bu dönemin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Kayıtlar 2005’te keşfedildi ve daha önce ABD’de yayımlanmamıştı.

Coltrane’in daha sonraki balad performanslarında, özellikle Johnny Hartman albümünde bunu çok net duyacağız. Bu nedenle John Coltrane and Johnny Hartman‘ı anlamanın yollarından biri de:

Monk → Coltrane → Hartman çizgisini görmektir.

Ama 1963 Hartman Coltrane’i tekrar az nota çalan adamdır.

11. 1958–1960: Miles Davis ve devrim

Coltrane yeniden Miles’a katıldı. Ve burada: Kind of Blue gelir. 1959

Jazz tarihinin en önemli albümlerinden biri. Coltrane burada modal cazın gelişiminde merkezi bir rol oynadı. Ama Coltrane’in kafasında artık başka bir şey vardı.

Miles’ın daha ekonomik yaklaşımından farklı olarak Coltrane:

“Bir armoninin içinde ne kadar ileri gidebilirim?” sorusunu araştırıyordu.

Böylece Giant Steps dönemine ulaştı.

Coltrane’in Davis’in grubunda geçirdiği dört yıl (1955’ten 1959’a kadar), tanınmayan saksofoncuyu yerel bir bilinmezlikten ulusal bir üne kavuşturdu. Davis’le birlikte çalmanın getirdiği ilgi odağı altında, Coltrane, birçok kişinin tereddütlü bir güvensizlik olarak gördüğü halinden cesur, risk alan bir özgüvene evrildi. Miles’ın sözlerine sadık kalarak, Coltrane’in saksofonunun yoğunluğu ve derinliği, Davis’in trompetindeki bastırılmış melankoliye etkili bir karşıtlık oluşturuyordu. Aynı yıl doğmuş olsalar da, mizaç olarak çok farklı büyümüşlerdi. Yine de, özünde, müzik teorisinin iç işleyişine olan takıntıları ve müzikal meydan okuma ve sürprize duydukları ihtiyaç bakımından eşitlerdi.

Davis, Coltrane’e kendi sesini keşfetmesi ve bulması için açık uçlu, talimatsız bir özgürlük sağladı; Coltrane ona “Öğretmen” diye hitap ediyordu. 1957’de trompetçinin, eroin kullanımının sahneye çıkışını ve performansını engellemesi nedeniyle onu ani bir şekilde işten çıkardığı dokuz aylık dönem hariç (bundan sonra Coltrane alışkanlığından aniden kurtuldu), ilişkileri caz tarihinin en verimli ve önemli ilişkilerinden biri olarak kaldı.

Aslında 1957, Coltrane’in gerçekten Coltrane olduğu yıldı. Bu on iki aylık dönemde, durmaksızın pratik yapma zorunluluğu, imzası niteliğindeki tarzının ilk aşamasına yol açtı: değişimler arasında slalom yaparak, gam kalıplarını tekrar tekrar çalarak, eleştirmen Ira Gitler’in ünlü bir şekilde “ses tabakaları” olarak adlandırdığı armonik katmanlamanın bir patlaması. Temizlendikten ve serbest çalışan olarak sahneye geri döndükten sonra, Coltrane’in işkolik doğası onu stüdyoya itti; birçok parçada yan müzisyen olarak, lider olarak ilk albümünü ( Prestige’den Coltrane ) ve besteci olarak yeteneklerini ortaya koyan ilk albümünü ( Blue Note’tan Blue Train ) kaydetti.

“Miles’ın müziği bana bolca özgürlük sağladı,” dedi. “Bu harika bir yaklaşım… Aklımda olan armonik fikirleri uygulamak kolay oldu.”

Miles Davis ile ilişkisi

Coltrane’in Miles Davis ile ilişkisi son derece ilginçti.

İkisi aynı yıl doğmuştu: 1926.

Ama karakterleri çok farklıydı.

Miles:

  • kendine güvenen
  • keskin
  • bazen acımasız
  • az konuşan
  • stil sahibi
  • ekonomik

Coltrane:

  • daha içine dönük
  • araştırmacı
  • çalışkan
  • teorik
  • sürekli yeni şey deneyen

Ama müzikal olarak birbirlerini tamamlıyorlardı.

Miles’ın çok güzel bir değerlendirmesi vardır: Coltrane’in tenorunu kendi trompetinin karşısına koyduğunda aradığı sesi bulduğunu düşünüyordu.

Miles aslında Coltrane’e özgürlük verdi

Bu nokta çok önemli.

Miles Davis Coltrane’e:

“Şunu çal.”

demekten çok:

“Git ve kendini bul.”

dedi.

Coltrane de daha sonra Miles’ın müziğinin kendisine çok fazla özgürlük verdiğini anlatıyordu.

Bu nedenle Kind of Blue‘daki Coltrane’i yalnızca Miles’ın grubundaki bir sideman olarak görmek yanlış.

O albümde Coltrane’in kendi geleceğinin ipuçları vardır.

Kind of Blue’dan sonra Coltrane artık duramazdı

  1.  Kind of Blue.

Aynı yıl: Giant Steps.

Bu iki albümü yan yana koyduğunda müthiş bir şey görürsün.

Miles: “Alanı genişletelim.”

Coltrane: “Bu alanın içinde ne kadar ileri gidebilirim?”

Sonra Coltrane’in kendi müziği giderek Miles’ın dünyasından uzaklaşmaya başladı.

1959’un sonuna gelindiğinde Coltrane 33 yaşındaydı. Miles onu grubunda tutmaya çalışsa da, kendi yoluna gitmek için can attığı açıktı. Kendi gruplarıyla konserler vermeye ve müzik yazmaya devam etti. Miles’ın tavsiyesiyle bir menajeri ve bir avukatı vardı; avukatı ona kendi müzik yayıncılık şirketini (Jowcol Music) kurmasına ve Prestige’den daha kazançlı bir sözleşmeyle orta ölçekli Atlantic Records’a geçmesine yardımcı oldu. Atlantic Records, caz kayıtlarının yanı sıra R&B başarılarıyla da biliniyordu. 1959-1961 yılları Coltrane’in Atlantic dönemiydi ve bu dönemde en önemli albümlerinden biri olan Giant Steps’i kaydetti . Albümde “Naima”, “Cousin Mary” ve albümün adını taşıyan parça gibi zamansız eserler yer alıyordu; bu parçalar, bebop dünyasının karmaşık akor değişimlerine ustaca bir veda niteliğindeydi. Dönemin avangart cazının son derece duygusal, melodi odaklı etkisine daha çok odaklanmaya başladı; bunda en büyük ilham kaynağı, 1959’da New York’a geldiğinde caz dünyasını alt üst eden Teksas doğumlu saksafoncu Ornette Coleman’dı. Coltrane sık sık Coleman’ı ziyaret etti ve hatta ondan dersler aldı; Coleman yıllar sonra şöyle anlattı: “O, akor dışı çalmaya ilgi duyuyordu ve ben de bu konuda tecrübe kazanmıştım. Daha sonra bana her ders için otuz dolar içeren bir mektup gönderdi…” Atlantic ile geçirdiği son yılında Coltrane, repertuarına soprano saksafonu ve grubuna piyanist McCoy Tyner’ı ekledi. İkisinin birleşimi, Broadway müzikali ” The Sound Of Music “ten “My Favorite Things” adlı vals temposundaki parçayı raga esintili, modal bir eser olarak kaydetmesine yol açtı ; bu beklenmedik yeniden yorumlama radyoda hit oldu ve en büyük ticari başarısı haline geldi.

12. Giant Steps

Bu albüm Coltrane’in armonik zekâsının adeta laboratuvarıdır. 1959

Özellikle Giant Steps akor dizisi, caz müzisyenleri için yıllarca korkutucu bir çalışma konusu oldu.

Coltrane burada akor değişimlerini çok hızlı biçimde takip eden melodik çizgiler geliştiriyordu.

Ve ortaya:

“Sheets of Sound” denilen yoğun çalma biçimi çıktı. Ira Gitler bu ifadeyi kullanmıştı.

Çok sayıda nota. Çok hızlı. Çok yoğun.

Fakat ilginç biçimde bu yoğunluk onun nihai hedefi değildi.

Giant Steps: Beynin sınırlarını zorlamak 1959

Coltrane artık armoniyi sistematik biçimde araştırıyordu. Giant Steps bunun sonucudur.

Burada Coltrane’in zihni neredeyse matematiksel çalışıyor. Akor değişimleri olağanüstü hızlı.

Melodik çizgiler yoğun. Parçanın armonik hareketi caz müzisyenleri için hâlâ ciddi bir çalışma alanı.

Fakat çok önemli bir paradoks var:

Giant Steps’in Coltrane’i, Hartman albümündeki Coltrane değildir.

İkisi de aynı adam.

Ama biri: “Ne kadar çok şey söyleyebilirim?” diye soruyor.

Diğeri: “Bir tek notayla ne kadar şey söyleyebilirim?” diye …

Coltrane’in büyüklüğü burada.

13. 1960: My Favorite Things

Coltrane’in müzik dünyasını değiştiren bir başka karar:

Soprano saksofon.

“My Favorite Things” ile soprano saksofonu tekrar cazın merkezine taşıdı.

Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein’ın müzikalinden gelen basit bir şarkıyı aldı.

Ve onu:

15 dakikalık modal bir yolculuğa dönüştürdü.

Burada Coltrane’in başka bir özelliği ortaya çıkar:

Popüler melodiyi küçümsemiyor. Onu dönüştürüyor.

Bu, daha sonra Hartman albümünde de göreceğimiz bir özellik.

My Favorite Things 1960

Coltrane artık kendi grubunun lideri. Ve soprano saksofonu yeniden cazın önemli seslerinden biri haline getiriyor. My Favorite Things ile Richard Rodgers’ın melodisini alıp uzun bir modal doğaçlamaya dönüştürüyor. Bu albümün başarısı Coltrane’e büyük bir ticari ve sanatsal özgürlük sağlıyor.

Ve ardından klasik quartet oluşuyor:

McCoy Tyner — piano
Jimmy Garrison — bass
Elvin Jones — drums
John Coltrane — saxophones

İşte Coltrane’in altın dönemi burada başlıyor.

14. Kendi grubunu kuruyor 1960

Artık Miles’tan ayrılıyor. Kendi quartet’i:

McCoy Tyner — piyano

Jimmy Garrison — bas

Elvin Jones — davul ve

John Coltrane — tenor/soprano

Bu dörtlü caz tarihinin en güçlü küçük gruplarından biri oldu. Burada çok önemli bir şey gerçekleşti:

Coltrane artık yalnızca bir solist değildi.

Bir müzikal dünya kuruyordu.

15. Johnny Hartman

>Üstte bahsettiğimiz albüm Bu dönemde Coltrane’in müziğinin ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu görmek için mükemmel bir örnek.

Bir tarafta: Impressions ve deneysel canlı performanslar.

Diğer tarafta: John Coltrane and Johnny Hartman.

Aynı adam. Aynı dönem. Bu çok şey anlatıyor. Coltrane’in amacı hiçbir zaman sadece “hızlı ve karmaşık çalmak” değildi.

Duyguyu bulmak istiyordu.

Johnny Hartman ve insan sesi 1963

Bu noktaya geldiğimizde Coltrane artık teknik olarak istediği her şeyi yapabilecek bir müzisyen.

Ama birdenbire:

Ballad.

Vokal.

Boşluk.

Sessizlik.

Romantizm.

John Coltrane and Johnny Hartman. Burada Coltrane’in başka bir yüzünü görüyoruz.

Coltrane’in 1961’den 1964’ün büyük bir bölümüne kadar olan Impulse kayıtları, onu bir yandan geleneksel caz dünyasında, standart parçalar ( Ballads ) çalarken ve efsanevi Duke Ellington ve vokalist Johnny Hartman gibi isimlerle iş birliği yaparken, diğer yandan daha avangart bir alanda gösteriyor. Yayın takvimi, ateşli canlı kayıtları ( Live! at the Village Vanguard , Live at Birdland , Impressions albümündeki bazı parçalar) stüdyo kayıtlarıyla ( Impressions , Coltrane , Crescent albümlerindeki diğer parçalar) dengeledi; bu kayıtlar, besteciliğinin daha yumuşak ve meditatif bir yönünü yansıtıyordu . 60’ların başlarında Coltrane, gece kulüplerinin ve festivallerin baş sanatçısı, plak satışları ve gişe gelirleri açısından bir güç ve birçok meslektaşı üzerinde büyük bir etkiye sahipti; o zamana kadar albümleri caz, R&B ve rock müzisyenleri için mutlaka dinlenmesi gereken eserler haline gelmişti.

Ballads,  gelmiş geçmiş  en büyük caz vokal albümlerinden biri olan John Coltrane ve Johnny Hartman’ı birleştirewn dev albüm  . Dinlemekten bıkmazsınız  bu da kalıcılığının bir kanıtı. Ama bence bundan daha fazlası var. John Coltrane ve Johnny Hartman her yaştan cazseveri  büyülemeye devam ediyor. Altı yavaş ama kolayca sindirilebilir romantik baladdan oluşan albüm, bir CD’de duyulacak en güzel yarım saatlik müziği içeriyor.

Bu kaydı idealize etmeye çalışmıyorumuz. Ama bu kadar güçlü hisseden çok kişi var. Daniel Okrent, 1990 yılında Esquire dergisinde yazdığı bir yazıda, John Coltrane ve Johnny Hartman’ı gelmiş geçmiş en iyi kayıt olarak adlandırdı. Okrent, böyle bir iddianın “üzerinde yürünecek kırılgan bir uzuv” olduğunu kabul etti. Ama kararlıydı. Okrent, “Tartışmak istiyorsanız, unutun; yaklaşık on beş yıldır John Coltrane ve Johnny Hartman’ı dinledikten sonra , fikrimden vazgeçemiyorum” diye yazdı.

 Sahip olduğum diğer albümlerden daha çok John Coltrane ve Johnny Hartman’ı seviyorum  . Bu cazibenin sebebi ne?

 Albüm, Coltrane’in Impulse Records’taki yapımcısı Bob Thiele’nin isteği üzerine kaydedildi; Thiele, Coltrane’in bir dizi kötü eleştiriden sonra daha erişilebilir müzik yapmasını istiyordu. Coltrane birkaç balad kaydetti, Duke Ellington ile de birkaç parça yaptı ve sonrasında  vokal albümü için şaşırtıcı derecede derin bir bariton sese ve mükemmel bir tonlamaya sahip balad şarkıcısı Johnny Hartman’ı seçti. Daha önce hiç bir şarkıcıyla kayıt yapmamıştı ve bir daha da yapmayacaktı.

Coltrane, 1966’da Frank Kofsky’ye, tüm şarkıcılar arasından neden Hartman’ı bu albüm için istediğini şöyle açıklamıştır:

“Johnny Hartman – aklımda bir yerlerde yer etmiş bir adam – onda bir şey hissettim, ne olduğunu bilmiyorum. Ve sesini beğendim, orada duymam gereken bir şey olduğunu düşündüm, bu yüzden onu araştırdım ve o diğer kaydı yaptım, anladınız mı?”

Gregg Akkerman, “Son Baladcı: Johnny Hartman’ın Öyküsü” adlı kitabında, Coltrane ve Hartman’ın kayıt öncesinde hiç tanışmadıklarını, ancak ikisinin de 1940’larda farklı zamanlarda Dizzy Gillespie’nin orkestrasında çaldıklarını  yazmıştı Hartman, saksofoncunun sıradışılığı ile  ilgili ünü göz önüne alındığında, Coltrane’in davetini kabul etmekte haklı olarak isteksizdi.  1967’de ölümünden önce tanrısal bir statüye ulaşan Coltrane, hassas bir eşlikçiydi ve ortaya çıktığı üzere Hartman için mükemmel bir eşleşmeydi.

Bu kaydı özellikle güzel kılan şey, Coltrane’in Elvin Jones’un davulda, Jimmy Garrison’ın bas gitarda ve McCoy Tyner’ın  piyanoda yer aldığı muhteşem ritim bölümüdür. “You Are Too Beautiful”da Coltrane geri planda kalırken, Tyner’ın çift tempoda zarif bir solo yapmasına izin veriyor. Çok rahat ve güçlü bir şekilde çalabilen Jones, tüm albüm boyunca fırça kullanıyor; son derece hassas vuruşlar ile kendini gösteriyor. Garrison, Hartman’ın sesini taklit eden, zaman zaman çelloya benzeyen derin, yuvarlak yumuşak  notalar çalıyor.

 Coltrane’in “Autumn Serenade”deki solosu muhteşem; ne kadar vahşi ve sıradışı  bir saksafoncu olabileceğine dair bir tat alıyorsunuz.

 Coltrane ile olan bu kayıt, şüphesiz diskografisinin en değerli parçası. Hartman’ın sesi büyüleyici derecede güzel (Rudy Van Gelder’ın mükemmel ses mühendisliğine övgüler olsun) ve her şarkıya damgasını vurmuş.

 John Coltrane ve Johnny Hartman’ın müziklerinden hiçbiri bir filmde kullanılmadı.

1961 yılının sonuna doğru Coltrane, büyük plak şirketi ABC-Paramount Records’un caz alt kuruluşu olan Impulse Records ile anlaşarak daha da ileriye gidebildi. 1961’den Temmuz 1967’deki ölümüne kadar Impulse ile kariyerinin zirvesine ulaştı ve projelerinin tüm yelpazesini ortaya koydu: önce saksofoncu/flütçü Eric Dolphy’nin yer aldığı beşlisiyle, ardından “Classic Quartet” olarak adlandırılan grubuyla (Tyner, davulcu Elvin Jones ve basçı Jimmy Garrison ile), çeşitli büyük orkestra çalışmalarıyla ( Africa/Brass , Ascension ) ve son olarak da Garrison, eşi, piyanist Alice Coltrane, saksofoncu Pharoah Sanders ve davulcu Rashied Ali’nin yer aldığı beşlisiyle.

16. Alice Coltrane

Ve burada Coltrane’in özel hayatının en önemli insanlarından biri ortaya çıkıyor:

Alice McLeod. Alice yalnızca Coltrane’in eşi değildi. Çok önemli bir piyanistti.

1965 civarında Coltrane’in müziğinde McCoy Tyner’ın yerini alacak kadar önemli bir müzikal ortak haline geldi. Aynı zamanda Coltrane’in spiritüel dünyasının gelişiminde de çok önemli rol oynadı.

1964’te evlendiler ve Long Island’da birlikte yaşamaya başladılar. Coltrane’in A Love Supreme üzerinde çalıştığı ev de buradaydı.

Burada artık Coltrane’in özel hayatının merkezine geliyoruz.

Alice McLeod.

Alice Detroit’te yetişmiş, gospel ve klasik müzik eğitimi almış, bebop’a hâkim, ciddi bir piyanistti. John ile ilişkileri 1963’te başladı; 1965’te evlendiler. Üç oğulları oldu: John Jr., Ravi ve Oran.

Alice sadece “Coltrane’in eşi” değildi.

Bunu özellikle vurgulamak gerekir diye düşüğnüyorum.

Alice, Coltrane’in son dönem müziğinin oluşumunda gerçek bir müzikal partnerdi.

1965’ten sonra McCoy Tyner ayrıldığında Alice onun grubunda piyano çalmaya başladı.

Ve John’un müziği daha da spiritüel, daha da serbest bir hale geldi.

Alice:

  • piyanistti
  • müzik teorisine hâkimdi
  • cazı biliyordu
  • spiritüel konularla ilgileniyordu
  • John’un müzikal gelişimini yakından izliyordu

1965’ten sonra onun grubunda doğrudan müzik yapmaya başladı.

Böylece Coltrane’in özel hayatı ile müzik hayatı ilk kez bu kadar güçlü biçimde birleşti.

John + Alice

Bence bu ilişkinin en güzel taraflarından biri şu:

Alice Coltrane, John öldükten sonra onun müziğini sadece korumadı.

Onu devam ettirdi.

John’un ölümünden sonra Alice:

  • Hint müziği
  • raga
  • harp
  • modal caz
  • spiritüel müzik unsurlarını birleştiren olağanüstü bir kariyer oluşturdu.

Dolayısıyla John Coltrane’in hikâyesini Alice’ten ayırmak mümkün değil.

Bu iki insanın ilişkisi caz tarihinde benzersizdir.

Coltrane’in çocukları

John ve Alice’in üç oğlu oldu:

John Jr. –Ravi- Oran Ayrıca Coltrane’in kızı Michelle de vardı.

Ve burada çok insani bir ayrıntı var.

Coltrane’in son dönemini yalnızca:

“1965’te avangart müziğe geçti.”

diye anlatırsak aslında çok önemli bir şeyi kaçırıyoruz.

Bu dönemde aynı zamanda:

bir eşti, bir babaydı, 40 yaşına yaklaşan bir insandı.

Ve giderek ağırlaşan sağlık problemleriyle yaşıyordu.

                             @stüdyoARTLINE HakanNART 2026

17. A Love Supreme

Bence Coltrane’in hayatını anlamanın anahtarı budur. A Love Supreme sadece bir caz albümü değildir.

Coltrane bunu adeta Tanrı’ya teşekkür olarak görüyordu.

Dört bölüm:

Acknowledgement

Resolution

Pursuance

Psalm

Albümün merkezinde:

A Love Supreme

ifadesi vardır. Bu bir slogan değil. Bir dua gibidir.

Ve Coltrane’in müziği burada teknik gösteriden spiritüel ifadeye dönüşür.

Coltrane , 1964’ün sonunda A Love Supreme’i kaydetti ve bunu “eserlerimiz aracılığıyla

‘TANRI’YA TEŞEKKÜR EDİYORUM’ deme girişimim” olarak nitelendirdi; bu, 1957’de uyuşturucu bağımlılığından kurtulduğu ve ruhsal olarak yeniden uyandığı yıla duyduğu şükranın müzikal bir sunumuydu. Daha yüksek bir amaç ve odak noktasına sahip bir dizi daha büyük eserin ilki olan dört bölümlü bir süitti. Eser, Detroit doğumlu, bebop tutkunu yeni eşi Alice Coltrane (evlilik öncesi soyadı McLeod) ile ilk oğlu John Jr.’ın doğumundan hemen sonra, Eylül 1964’te özenle bestelenmiş ve planlanmıştı.

A Love Supreme, birçok yönden bir caz kaydı için alışılmadık bir albümdü. Albümde Coltrane’in albümün adını seslendirdiği bir bölüm yer alıyordu. Albüm kapağında, Coltrane tarafından yazılmış ve her ikisi de evrenselci bir maneviyatı savunan ve müzisyen olarak rolünü ele alan bir mektup ve bir şiir bulunuyordu. 1965’in başlarında piyasaya sürüldüğünde, hızla Coltrane’in en bilinen albümü haline geldi; ona iki Grammy adaylığı, Downbeat dergisinin Onur Listesi’ne girmesi ve yeni bir nesil hayran kazandıran bir tür müzikal otobiyografi oldu; bu hayranların çoğu da benzer şekilde alternatif ruhani yollar arıyordu. Coltrane, A Love Supreme’i bestelemeden birkaç hafta önce , caz yazarı Leonard Feather, “en sadık takipçilerinin genç dinleyiciler olduğunu” belirtmiş ve “teknik bilgi ve yoğun dikkat gerektiren” müziği nasıl tam olarak takdir edebileceklerini sormuştu.

Bu albüm Coltrane’in hayatındaki müzikal ve ruhsal birleşmenin doruk noktasıdır.

Acknowledgement

Resolution

Pursuance

Psalm

Dört bölüm.

Fakat aslında tek bir fikir:

Şükür.

Coltrane’in kendi liner notes’ları 1957’deki spiritüel dönüşümünü açıkça bu albümün düşünsel temeline bağlar

Coltrane, “İletişim duygusu olduğu sürece, anlaşılması gerekmez,” diye yanıtladı. “Sonuçta, ben de G minör yedinci akorunu bile tanıyamadan çok önce müziği severdim… sonunda dinleyiciler de müzisyenlerle birlikte ilerler.”

A LOVE SUPREME

Coltrane artık:

  • bebop’u biliyor,
  • blues’u biliyor,
  • R&B’yi biliyor,
  • Miles’ın modal yaklaşımını yaşamış,
  • Monk’tan armonik özgürlüğü öğrenmiş,
  • Giant Steps ile armoniyi parçalamış,
  • soprano ile modal alanlar yaratmış,
  • Elvin Jones ile ritmi serbestleştirmiş,
  • McCoy Tyner ile dev bir armonik yapı kurmuş,
  • balladlarla melodik olgunluğa ulaşmış,
  • ve bütün bunları kendi ruhsal arayışıyla birleştirmiştir.

İşte “A Love Supreme” bu nedenle sadece bir albüm değildir.

Coltrane’in önceki yaklaşık 20 yıllık hayatının müzikal özeti gibidir.

9 Aralık 1964.

Rudy Van Gelder Studio.

Coltrane Quartet.

18. Sonra Coltrane daha da ileri gidiyor

  1. sonrası

Artık:Pharoah Sanders ile çalışıyor. McCoy Tyner ayrılıyor. Elvin Jones ayrılıyor. Coltrane’in müziği giderek daha özgür hale geliyor.Coltrane, 1965 boyunca bu gerçeği test etti; müzikal keşifleri -grubuna başka müzisyenler davet etmesi, giderek daha uyumsuz, yoğun ve çok ritimli müzikler yazması- hem dinleyicilerinin hem de Klasik Dörtlüsü üyelerinin sabrını sınadı. Yıl bitmeden Tyner ve Jones gruptan ayrıldı: Alice piyanonun başına geçti, genç Rashied Ali davulcu olarak eklendi ve Pharoah Sanders ikinci saksafoncu olarak gruba katıldı.

Ascension

Meditations

Om

Kulu Sé Mama

Expression

gibi çalışmalar ortaya çıkıyor. Birçok dinleyici için bu dönem “fazla gürültülü” veya “kaotik” gelebilir.

Ama aslında Coltrane bilinçli olarak:

armoni → melodi → ritim → yapı sınırlarını gevşetiyordu.

1965 sonrası:

Pharoah Sanders

Alice Coltrane

Rashied Ali

Archie Shepp ve diğer avangart müzisyenler.

Artık Coltrane’in amacı yalnızca “iyi caz” yapmak değildir. Müziğin sınırlarını kaldırmak istiyor.

Ascension

bunun en radikal örneklerinden biridir.

Birçok dinleyici burada Coltrane’i ilk kez duyduğunda:

“Bu ne?”

diye sorar.

Ama Coltrane açısından soru başka:

“Müziğin sınırı neden burada bitsin?”

19. Coltrane’in sosyal hayatı nasıldı?

Burada onu romantikleştirmemek gerekiyor.

Coltrane sessiz, içine dönük, çalışkan ve oldukça disiplinli bir insandı.

Ama hayatının bazı dönemleri çok ağırdı:

  • uyuşturucu bağımlılığı
  • yoğun çalışma
  • gece kulübü yaşamı
  • ırk ayrımcılığı
  • müzik endüstrisinin baskıları
  • aile sorumlulukları
  • sürekli turneler

Özellikle son yıllarında inanılmaz yoğun çalışıyordu. Yeni müzik arayışı hiç durmuyordu.

Coltrane’in sosyal çevresi

Coltrane çok geniş bir “parti insanı” değildi.

Onun sosyal hayatını daha çok:

müzisyenler + aile + kulüpler + prova + kayıt stüdyosu + spiritüel araştırma

şeklinde düşünmek gerekir. Bu açıdan dönemin bazı diğer cazcılarından farklıydı.

Şöhret arttıkça:

daha fazla içkiye, partiye, gece hayatına yönelen bir insan olmadı.

1957 sonrası hayatında müzik ve spiritüellik giderek daha merkezi hale geldi.

2026’da ortaya çıkan Tiberi Tapes bu açıdan çok değerli: 1960–64 arasında kulüplerde kaydedilmiş 60 saati aşkın materyal, Coltrane’in sahnede sürekli denediğini ve müziğini neredeyse her gece yeniden şekillendirdiğini gösteriyor.

20. Çocukları ve ailesi

Coltrane’in aile hayatı da önemli. Alice ile birlikte çocukları oldu. Coltrane’in önceki evliliğinden olan çocukları da vardı ve aile yapısı genişti. Özellikle son döneminde müzik ile aile arasında çok yoğun bir hayat sürüyordu. Frank Tiberi’nin kayıtları üzerine yapılan yeni değerlendirmelerde, Coltrane’in geceleri uzun süre sahnede çaldıktan sonra eve dönüp çocuklarının yanına gittiği anlatılıyor.

Bu ayrıntı bana göre çok önemli.

Çünkü 1965–66’da dinlediğimiz o inanılmaz yoğun Coltrane’i düşününce, karşımızda sadece “özgür cazın çılgın dahisi” değil:

çalışan, çocukları olan, ailesine dönen, sürekli müzik düşünen 39–40 yaşındaki bir baba vardır.

Alice ile ilişkileri, caz dünyasının en olağanüstü ve üretken karı-koca birlikteliklerinden biri olacaktı. John’un müzikal ve ruhani etkisi Alice’in hayatını ve kariyerini yeniden şekillendirecekti. Ölümünden sonra, müziğini ve evrenselci mesajını kendi yolunda devam ettirdi; modern cazı, Hint ragalarını ve Vedik dinsel şarkıları on sekiz çok özel albümde birleştirdi ve sonunda kariyerini bir kenara bırakarak Güney Kaliforniya’da ruhani takipçilerden oluşan bir aşram kurdu ve yönetti.

21. Hastalık

1966–67 civarında Coltrane’in sağlığı bozulmaya başladı. Kendisi ciddi biçimde hastaydı.

Fakat çevresindeki birçok kişi durumun ne kadar ciddi olduğunu bilmiyordu.

Son yıllar

1966–67. Coltrane’in sağlığı bozulmaya başlıyor. Fakat üretkenliği düşmüyor.

Tam tersine yeni sesler arıyor. Soprano. Tenor. Flüt benzeri sesler. Perküsyon.

Harp fikri. Doğu müziği. Afrika müziği. Dini müzik. Özgür doğaçlama.

Coltrane’in bir arp sipariş ettiği, ancak arpın ölümünden sonra eve ulaştığı da biliniyor. Bu bile onun ölmeden hemen önce yeni armonik ve tınısal alanlar aradığını gösteriyor

17 Temmuz 1967’de: John Coltrane — 40 yaşında — karaciğer kanseri nedeniyle öldü.

Miles Davis’in bile ölümünden büyük ölçüde habersiz olduğu ve haber geldiğinde şaşkına döndüğü aktarılır.Bu, belki de hayatının en trajik tarafı:

40 yaşında öldü.

Ve müzikal olarak tam da en hızlı geliştiği dönemde.

Ve bence Coltrane’in hayatındaki en çarpıcı gerçeklerden biri şu:

A Love Supreme‘i kaydettiğinde 38 yaşındaydı. Öldüğünde 40.

Yani bizim bugün “Coltrane dönemi” diye düşündüğümüz devasa müzikal tarih, aslında inanılmaz kısa bir zaman dilimine sığdı.

1966’dan 1967’deki ölümüne kadar Coltrane, yeni nesil caz avangartçılarının öncüsü olarak görülüyordu; bu nesil, kendisinden önceki nesillere göre daha politik ve sosyal bilinçliydi ve müzikleri, dönemin artan siyasi öfkesini yansıtıyordu. Coltrane’in kendisi, Malcolm X veya Kara Panterler’in çatışmacı tavrından ziyade, Dr. Martin Luther King Jr.’ın şiddet karşıtı felsefesiyle daha uyumlu bir hümanist olarak kaldı. Yine de müziği, o çalkantılı dönemin film müziğinin silinmez bir parçasıydı ve 1965 ile 1967 yılları arasında yaptığı kayıtlar, tüm kariyerinin en tartışmalı kayıtları olarak kaldı.

Hayatının son aylarında Coltrane, sert ve yoğun parçalar ile derinlemesine içe dönük ve sakin ses dokuları arasında gidip gelen kayıt seanslarıyla ilerlemeye devam etti. A Love Supreme seansları sırasında filizlenen müzikal tohumlar, Coltrane’in müziğiyle nereye gideceğini öngördü. “Acknowledgement”taki ölçülü tuş atlamaları, tutkulu bir atonalitenin habercisiydi. İlahi söyleme tarzı Om albümünde tekrar duyuldu . Şiir sevgisi Kulu Se Mama’da yeniden ortaya çıktı . İlahi benzeri başlıkları kesintisiz bir tema haline geldi—“Dear Lord”, “Welcome”, “The Father, the Son and the Holy Ghost”—bu başlıkların meditatif tınısı A Love Supreme’in tınısını yansıtıyordu .

Hayatının son yılında, Coltrane’in ünü ve şöhreti en yüksek seviyeye ulaştığında, ona yakın olanlar bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı. Daha sonra öğrenildiği üzere, karaciğer kanserinden muzdarip olduğu için sık sık acı çekiyordu. Yine de Coltrane pes etmedi. 17 Temmuz 1967’deki ölümünden sadece birkaç hafta öncesine kadar performans sergilemeye ve kayıt yapmaya devam etti. Müzik sahnesi üzerindeki etkisi sismikti; Geride şaşkına dönmüş bir müzisyen topluluğu, eşi Alice, kızı Michelle ve üç oğlu (John Jr., Ravi ve Oran) ile müziklerinin yayınlanmaya ve yeniden yayınlanmaya devam ettiği bir kayıt kataloğu bıraktı.

Coltrane, arayışının ortasında öldü, sonuna kadar müziğe tutkuyla bağlıydı. 1966’nın sonlarında Nat Hentoff’a söylediği gibi:

“Hiçbir zaman son yok… hayal edilecek yeni sesler, hissedilecek yeni duygular her zaman var. Ve her zaman bu duyguları ve sesleri arındırmaya devam etme ihtiyacı var ki, keşfettiklerimizi saf haliyle gerçekten görebilelim. Böylece ne olduğumuzu daha da net bir şekilde görebiliriz… aynayı temizlemeye devam etmeliyiz.”

Birçoğu aynı arınmayı aradı ve yaratıcı süreçleri aracılığıyla buna ulaştı. Ancak çok azı Coltrane kadar derinlemesine arayış içinde oldu, bu kadar sürekli kışkırttı ve bu kadar büyük bir başarı elde etti. Daha da azı başladığı gibi bitirdi: hala kendilerine ve dinleyicilerine meydan okuyorlar.

Ölümünden sonra da onurlandırılmaya devam ediyor: 1995’te Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi, Coltrane’i anma puluna yerleştirdi. 1997’de Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü. 2001’de Ulusal Sanat Vakfı, “My Favorite Things” şarkısını Yüzyılın 360 Şarkısı listesine seçti. 2007’de Coltrane, yenilikçi ve etkili çalışmalarıyla dolu bir ömür için Özel Mansiyon olarak Pulitzer Ödülü’ne layık görüldü.

Tüm bu ayrıcalıklar bir yana, Coltrane’in günümüzdeki önemi, sanatsal fedakarlık ve manevi vizyonun bir örneği, Afrika kökenli Amerikalı kültür kahramanlarının en tepesinde yer alan özgün bir ses olarak kalıcı rolünde yatmaktadır. Mirasının aşılamaya devam ettiği ilham, müziğin birleştirici gücünün kanıtı olarak, ortak mirasımızı korumak için bir argüman; birbirimizi dinlemek ve birbirimizden öğrenmek için bir emir olarak, güçlü ve gerekli olmaya devam etmektedir. Yine de Coltrane, saygınlığı ve önemiyle yükselmeye devam ediyor. Besteleri ve kayıtları artık büyük Amerikan müziğinin  kalıcı, önemli vazgeçilmez  parçalarıdır, birçoğu Grammy Onur Listesi’ne alınmıştır; hepsi artık caz geleneğinin sırlarını çözmeyi uman genç müzisyenler için zorunlu çalışma konusudur. Günümüzün ana akım medyasında Coltrane, televizyon programlarında sık sık anılıyor ve “Malcolm X”, “Mo Better Blues”, “Jerry McGuire”, “Mr. Holland’s Opus” ve daha birçok büyük Hollywood filminde referans gösteriliyor.  Universal Studios Hollywood’da, orijinal makaralı teyp kayıtlarının çoğunun bulunduğu Universal Music arşivlerinin yakınında, onun onuruna adlandırılmış bir sokak bile var.

22. Fakat hikâye burada bitmedi

Coltrane öldüğünde birçok insan onun son dönem müziğini anlamakta zorlanıyordu.

Ama zamanla:

A Love Supreme

Giant Steps

My Favorite Things

Blue Train

Crescent

Ascension

gibi albümler cazın temel eserleri haline geldi. Library of Congress da Coltrane’in besteleri ve kayıtlarının Amerikan müzik mirasındaki önemini özellikle vurguluyor. Ve daha ilginç olan:

” Coltrane’in müziği cazın dışına çıktı”. düşüncesidir

Rock. Avant-garde. Ambient. Elektronik müzik. Hip-hop. Film müzikleri. Modern klasik müzik.

Hepsine dokundu, dokunmaya da devam ediyor.                 @stüdyoARTLINE Hakan NART 2026

Coltrane’i anlamak için bence hayatını 7 döneme ayırmalıyız

Dönem Coltrane
1926–1945 Çocukluk, kilise, aile kayıpları
1945–1955 Donanma, bebop, R&B, profesyonel hayat
1955–1957 Miles Davis + bağımlılık
1957–1960 Monk, spiritüel dönüşüm, Giant Steps
1960–1963 Kendi quartet’i, My Favorite Things, Hartman
1964–1965 A Love Supreme ve spiritüel zirve
1965–1967 Free jazz, Pharoah Sanders, son dönem ve hastalık

Ve bence bu kronolojinin içinde çok önemli bir insanlık hikâyesi var:

Çocukken büyük kayıplar yaşayan bir çocuk → uyuşturucu bağımlılığına düşen genç bir müzisyen → kendini toparlayan bir adam → ailesini kuran bir baba → müziği Tanrı’ya ulaşmanın bir yolu olarak gören bir sanatçı → 40 yaşında ölen fakat müzik tarihini değiştiren bir insan.

Coltrane’i yalnızca “cazın büyük saksofoncusu” ve bestecisi olarak okumak bu yüzden eksik kalıyor.

O, hayatı boyunca kendisini yeniden yarattı.                   @ stüdyoARTLINE HakanNART

JOHN COLTRANE’i anlamak

II. BÖLÜM — MÜZİĞİN ARDINDAKİ İNSAN

1. Coltrane’i “dahi” olarak görmek neden yanıltıcı?

John Coltrane hakkında zamanla öyle büyük bir mit oluştu ki, onu neredeyse insanüstü bir figür olarak düşünmek kolay.

Ama Coltrane’in yakın çevresindeki insanların ve onu yakından takip eden gazetecilerin anlattığı başka bir portre var:

çok çalışan, içine kapanık, müziğe takıntılı derecede bağlı, zaman zaman çekingen, hata yapmaktan korkan ve sürekli kendisini geliştirmeye çalışan bir insan.

Coltrane’in resmi biyografisinde caz gazetecisi Nat Hentoff’un çok önemli bir değerlendirmesi aktarılır: Coltrane’i insanüstü bir figür haline getirmenin yanlış olduğunu,

onun asıl değerinin olağanüstü şeyleri bir insan olarak, çok çalışarak başarmasında olduğunu söyler.

 Coltrane’i anlamanın en doğru başlangıç noktası bu.

Çünkü:

Coltrane doğuştan tamamlanmış bir müzisyen değildi. Kendini sürekli inşa etti.

                                                                                                            @stüdyoARTLINE  HakanNart 2026

2. Ev: 1511 North 33rd Street, Philadelphia

Coltrane’in hayatındaki çok önemli fakat genellikle biyografilerde fazla üzerinde durulmayan yerlerden biri 1511 North 33rd Street, Philadelphia adresindeki evdir.

Coltrane bu evi 21 Temmuz 1952’de satın aldı. Annesi, kuzeni Mary Alexander ve bir aile dostuyla birlikte burada yaşadı.

1955’te Juanita Austin — daha sonra Naima Coltrane — ile evlendiğinde Naima da bu eve taşındı.

Bu evin önemi sadece “Coltrane’in yaşadığı yer” olması değil.

Çünkü tam bu yıllarda:

1952 → 1955 → 1957

çizgisinde Coltrane’in hayatı tamamen değişecekti.

1952’de henüz caz dünyasının yıldızı değildi.

1955’te Miles Davis’e girdi. 1957’de bağımlılığı nedeniyle Miles’tan kovuldu.

Ve aynı 1957 yılında Blue Train gibi Coltrane’in olgunlaşmaya başladığını gösteren kayıtlar ortaya çıktı.

3. Naima: Coltrane’in hayatındaki sessiz merkez

Coltrane’in ilk önemli evliliği Juanita Grubbs Austin, yani daha sonra bilinen adıyla Naima Coltrane ileydi.

Naima’nın Coltrane’in hayatındaki yeri çok önemli. Çünkü bugün onun adını söylediğimizde aklımıza çoğu zaman doğrudan:

“Naima” bestesi geliyor.

Bu yalnızca güzel bir caz standardı değildir. Coltrane’in kişisel hayatıyla müziğinin birbirine dokunduğu örneklerden biridir. Naima, Coltrane’in hayatındaki sakinlik, aile ve ev duygusuyla bağlantılı bir figür haline geldi.

Ve dikkat:

Naima, Giant Steps albümünün en yumuşak parçalarından biridir.

Albümün geri kalanında Coltrane:

akor değişimleri
hız
armonik yoğunluk
teknik mücadele

ile uğraşırken, “Naima” bambaşka bir dünyadır.

Sanki bütün o matematiksel Coltrane’in içinde başka bir adam daha vardır.

4. Coltrane’in iki yüzü. Burada çok önemli bir ayrım yapabiliriz.

Sahnedeki Coltrane

  • yoğun
  • terleyen
  • sürekli arayan
  • çok nota çalan
  • sınırları zorlayan
  • zaman zaman agresif

Evdeki Coltrane

  • daha sessiz
  • aileye dönük
  • spiritüel
  • içine kapanık
  • çalışkan
  • daha az gösterişli

Bu iki insan aslında birbirine zıt değildi.

Tam tersine:

Sahnedeki yoğunluk, evdeki iç dünyadan besleniyordu.

5. Coltrane’in çalışma takıntısı

1957’den sonra Coltrane’in çalışma temposu inanılmaz seviyeye çıktı.

Resmî biyografisi onun compulsive / incessant practice olarak tarif edilen sürekli çalışma alışkanlığından söz ediyor.

Burada önemli bir ayrıntı var:

Coltrane yalnızca:

“saksofon çalayım” diye çalışmıyordu.

Şunları araştırıyordu:

  • gamlar
  • arpejler
  • akorlar
  • modlar
  • melodik hücreler
  • transpozisyon
  • ritmik kalıplar
  • farklı tonal merkezler
  • standart melodiler
  • doğaçlama

Yani saksofonu bir laboratuvar gibi kullanıyordu.

“Sheets of Sound”

İşte bu çalışma alışkanlığının sonucu. 1957–59 arasında Coltrane’in doğaçlaması giderek yoğunlaştı.

Bir akorun üzerinde yalnızca birkaç nota çalmak yerine:

çok sayıda nota + arpej + kromatik geçiş + üst üste binen armoniler kullanmaya başladı.

Eleştirmen Ira Gitler buna:

“Sheets of Sound” adını verdi.

Fakat bunu Coltrane’in nihai dili zannetmemek gerekiyor. Bu sadece bir aşamaydı.

6. Coltrane’in dini anlayışı

Burada da çok dikkatli olmak lazım. Coltrane tek bir dini sistemin içine kapanmadı.

Onun düşüncesi zamanla:

Hristiyanlık → Hinduizm → Budizm → İslam → Afrika ve Doğu spiritüel gelenekleri → evrensel Tanrı fikri gibi farklı kaynaklardan etkilendi.

Sonunda daha evrensel bir anlayışa yöneldi.

Bu yüzden A Love Supreme‘deki Tanrı anlayışı:

“Sadece benim dinim doğrudur.” şeklinde değildir.

Daha çok:

Bütün insanlara ve varoluşa yayılan bir ilahi güç

fikrine yaklaşır.

1964’te dinleyicilerine yazdığı mektupta müziği insanları mutlu etmeye ve daha büyük bir iyiliğe hizmet etmeye yönelik bir araç olarak gördüğünü anlatıyordu. 1966’da da kendisini dünyadaki acının karşısında “iyilikten yana bir güç” olarak tanımladı.

Bu yüzden A Love Supreme’i şimdi farklı dinleyebiliriz

Bir dahaki dinleyişinde Acknowledgement başladığında şunu düşün:

Bu adam:12 yaşında ailesinin büyük bölümünü kaybetti.

Sonra: uyuşturucu bağımlısı oldu.

Sonra: işini kaybetti.

Sonra: kendini toparladı.

Sonra: Miles Davis’le tarih yazdı.

Sonra: Monk’tan öğrendi.

Sonra: kendi grubunu kurdu.

Sonra: dünyanın en büyük caz müzisyenlerinden biri oldu.

Ve sonunda:

“Teşekkür ederim.” dedi.

A Love Supreme‘in duygusal ağırlığının bir kısmı tam olarak buradan geliyor.

III. BÖLÜM — JOHN COLTRANE’İN MÜZİKAL OLARAK DOĞUŞU

1946–1957: Bir saksofoncunun kendini yeniden yaratması

Coltrane’in 1946’daki haliyle 1957’deki hali arasında neredeyse iki farklı müzisyen var.

1946’da henüz başkalarının müziğini çok iyi öğrenmeye çalışan genç bir müzisyendir. 1957’de ise artık kendi sesini arayan, armoniyi parçalarına ayıran, inanılmaz hızlarda doğaçlama yapan ve müziği yalnızca “jazz çalmak” olarak görmeyen bir sanatçıya dönüşmüştür.

Bu dönüşüm bir gecede olmadı.

Yaklaşık on bir yıllık çok yoğun bir çalışma, sayısız iş, farklı müzisyenlerle karşılaşma, bağımlılık, başarısızlık, disiplin ve sonunda ruhsal bir kırılma bu dönüşümü yarattı.


3.1. 1946 — Henüz “Coltrane” yok

Coltrane’in bilinen en eski kayıtlarından biri 13 Temmuz 1946’da, ABD Donanması’nda görev yaparken yapılan özel bir kayıttır.

Parçalar resmi bir ticari albüm için kaydedilmemişti. İçlerinde Tadd Dameron’ın “Hot House” adlı parçası da vardı. Bu kayıtlar daha sonra ortaya çıkarıldı ve Coltrane’in ilk dönemini dinleme fırsatı verdi.

Burada çok önemli bir nokta var:

Bu kayıtları dinlediğinizde henüz “John Coltrane”i duymazsınız.

Daha çok dönemin genç bir bebop müzisyenini duyarsınız. Ve bu aslında çok öğreticidir.

Çünkü Coltrane’in başlangıç noktası “benzersiz bir dahi olarak doğmak” değildi.

Onun başlangıç noktası:

Dinlemek → taklit etmek → çalışmak → anlamak → dönüştürmek oldu.

Bu ayrım önemli.

3.2. Charlie Parker’ın gölgesi

1940’ların ortasında genç bir siyah Amerikalı saksofoncu için Charlie Parker’dan kaçmak neredeyse mümkün değildi. Parker bebop’u adeta yeni bir dil haline getirmişti.

Coltrane de bundan çok güçlü biçimde etkilendi.

Philadelphia’ya döndükten sonra müzik eğitimi alırken bir yandan kulüplerde çalışıyor, diğer yandan Parker’ın müziğini çözmeye çalışıyordu. Aynı dönemde Johnny Hodges ve Dexter Gordon gibi saksofoncular da onun erken dönem kahramanları arasındaydı.

Burada Coltrane’in kişiliğinde çok önemli bir özellik ortaya çıkıyor: O sadece dinlemiyordu.

Nasıl çalıştığını çözmeye çalışıyordu. Bu, ileride onun en belirgin özelliklerinden biri olacaktır.

Bir başkasının solosunu dinleyip:

“Ne güzel çalıyor.”

demek yerine:

“Bu nota neden burada? Bu akor üzerinde bunu nasıl yaptı? Bu cümleyi hangi aralıklarla kurdu? Bunu daha hızlı nasıl çalabilirim?” diye düşünüyordu.

3.3. 1947 — Alto’dan tenor’a geçiş

İşte burada Coltrane’in hayatındaki önemli dönemeçlerden biri geliyor.

Başlangıçta alto saxophone çalıyordu.

1947 civarında tenor saksofona geçti.

Geçişin nedeni konusunda kaynaklarda iki farklı açıklama bulunuyor.

Bir anlatıya göre Charlie Parker’ın alto üzerindeki olağanüstü hakimiyetini gördükten sonra başka bir ses alanı aramaya yöneldi.

Diğer anlatıya göre ise Eddie “Cleanhead” Vinson’ın grubuna katıldığında Vinson zaten alto çaldığı için Coltrane’in tenor çalması gerekiyordu.

Hangisi kesin neden olursa olsun, müzik tarihi açısından sonuç çok önemli:

John Coltrane’in asıl sesi tenor üzerinde oluşacaktı.

Ve daha sonra soprano saxophone’u da çok önemli bir biçimde kullanacaktı.

3.4. Eddie “Cleanhead” Vinson ve R&B dönemi

Burada Coltrane’in müziğinin çoğu biyografide yeterince anlatılmayan taraflarından birine geliyoruz.

Coltrane yalnızca bebop öğrenmedi.

R&B, blues, dans müziği ve ticari sahne müziği de çaldı.

Bu çok önemliydi. Çünkü bir saksofoncunun sadece karmaşık akorlar üzerinde doğaçlama yapmasıyla gerçek bir sahne müzisyeni olması aynı şey değildir.

R&B gruplarında:

  • güçlü üflemeniz,
  • ritme oturmanız,
  • kısa ve etkili cümleler kurmanız,
  • seyirciyi taşımanız,
  • grubun sound’unun içinde kaybolmadan var olmanız gerekir.

Coltrane 1940’ların sonu ile 1950’lerin başında Jimmy Heath, Dizzy Gillespie ve başka gruplarla çalışarak bu deneyimi kazandı. Resmi biyografisi onun 1946–1955 arasındaki dönemini tam anlamıyla bir “apprenticeship”, yani çıraklık/ustalık eğitimi dönemi olarak tanımlar.

3.5. Dizzy Gillespie — Coltrane’in teknik laboratuvarı

1949 civarında Coltrane, Dizzy Gillespie Big Band‘ine katıldı.

Burada çok önemli bir şey oldu.

Gillespie’nin müziği Coltrane’i yalnızca hızlandırmadı.

Onu armoniyi daha ciddi incelemeye zorladı.

Gillespie’nin bebop dili:

  • karmaşık akorlar,
  • hızlı değişen armoniler,
  • kromatik yaklaşım notaları,
  • ritmik kaymalar,
  • hızlı melodik çizgiler

üzerine kuruluydu.

Coltrane bu dili öğrenmeye başladı.

1951’de Gillespie ile yaptığı kayıtlardan birinde, “We Love to Boogie” üzerinde ilk kayıtlı solosunu gerçekleştirdiği belirtiliyor. Ama hâlâ bildiğimiz Coltrane değildir.

Henüz: “Benim sesim budur.” diyebileceği bir noktada değildir.

John Coltrane  with Dizzy Gillespie on January 19, 1951 in New York

3.6. Earl Bostic — şaşırtıcı bir öğretmen

1952–53 civarında Coltrane’in Earl Bostic ile çalışması dışarıdan bakıldığında biraz garip görünebilir.

Çünkü Bostic daha çok R&B dünyasının güçlü alto saksofoncularından biriydi.

Ama Coltrane burada çok önemli bir şey öğrendi: Enstrümanın fiziksel sınırlarını zorlamak.

Bostic’in sahne anlayışı çok güçlüydü. Coltrane’in ileride ortaya çıkacak olağanüstü nefes kontrolü, güçlü üflemesi ve tenorun üst register’ındaki hakimiyetinin temellerinden bir bölümünü bu dönemde geliştirdiği düşünülür.

Başka bir deyişle:

Coltrane’in ilerideki “motoru” burada güçleniyordu.


3.7. Johnny Hodges — başka bir Coltrane

Sonra çok farklı bir dünyaya girdi.

Duke Ellington Orchestra’nın efsanevi alto saksofoncusu Johnny Hodges.

Coltrane 1953–54 civarında Hodges’ın grubunda çalıştı. Burada ilginç bir çelişki var.

Coltrane’in ilerideki müziği: yoğun, hızlı, karmaşık ve sürekli hareket eden bir müzik olacaktır.

Hodges ise: zarif, melodik, akışkan ve son derece şehvetli bir saksofon anlayışının temsilcisiydi.

Bu deneyim Coltrane’e başka bir şeyi öğretti: Teknik göstermek ile müzik yapmak aynı şey değildir.

Bu ders ileride özellikle ballad kayıtlarında karşımıza çıkacaktır.

Örneğin yıllar sonra John Coltrane and Johnny Hartman veya Ballads albümlerindeki Coltrane’i dinlediğinizde, onun yalnızca hızlı çalabilen bir saksofoncu olmadığını görürsünüz.

O artık: bir melodiyi nasıl söyleyeceğini de biliyordur. 

                                                                                                                           @ARTLINE Hakan NART


3.8. Ve büyük problem: uyuşturucu bağımlılığı

Şimdi hikâyenin karanlık tarafına geliyoruz. 1950’lerin başında Coltrane’in kariyeri yükselmeye başlarken eroin bağımlılığı ciddi bir problem haline geldi.

Bu noktayı romantikleştirmemek gerekiyor. Jazz tarihinde uyuşturucu kullanımı bazen “sanatçının yaratıcı tarafının bir parçası” gibi anlatılmıştır. Coltrane’in hikâyesinde böyle düşünmek yanlış olur.

Bağımlılık onun kariyerini:

  • düzensizleştirdi,
  • işlerini kaybetmesine neden oldu,
  • performanslarını etkiledi,
  • ilişkilerini zorlaştırdı.

1954’te Duke Ellington’ın grubunda geçici olarak Johnny Hodges’ın yerini aldığında bile bu sorunlar nedeniyle görevini sürdüremedi.

Ve sonra…

Miles Davis geldi.

3.9. 1955 — Miles Davis’in Coltrane’i seçmesi

Bu olay jazz tarihinin en önemli müzisyen–müzisyen karşılaşmalarından biridir. Miles Davis yeni bir quintet oluşturuyordu.

Kadrosunda:

  • Miles Davis — trumpet
  • John Coltrane — tenor saxophone
  • Red Garland — piano
  • Paul Chambers — bass
  • Philly Joe Jones — drums vardı.

Coltrane’in Miles grubuna katılması 1955 sonbaharında gerçekleşti. Fakat ilk dönem Coltrane’i dinlediğinizde şaşırabilirsiniz. Çünkü Miles’ın istediği şey Coltrane’in istediği şey değildi.

3.10. Miles: “Daha az konuş.”

Coltrane’in doğal eğilimi: daha fazla nota. Miles’ın estetiği: daha az nota.

Miles’ın müziğinde bir cümlenin arasında boşluk bırakmak çok önemlidir.

Coltrane ise sürekli araştırmak ister. Bu nedenle ikisinin müzikal karakterleri müthiş bir karşıtlık oluşturdu.

Miles: bir cümle söyler ve susar.

Coltrane: o cümlenin arkasındaki bütün olasılıkları araştırmaya başlar.

Ve işte bu nedenle Miles–Coltrane birlikteliği çok verimli oldu.

John Coltrane ve Miles Davis nasıl anlaşıyordu?

Hem sahnede hem de sahne dışında zıt kişiliklere sahip, tuhaf bir ikiliydiler. Ama birlikte ürettikleri müzik eşsizdi.

Onlar buz ve ateş gibiydiler: iki boynuzlu bir paradoks. Sahne dışında, biri sessiz, düşünceli, aşırı derecede öz eleştirel, takıntılı bir şekilde pratik yapıyordu. Diğeri ise kendine güvenen, talepkar; gam çalışmak yerine arkadaşlarıyla koşuyordu. Ama sahnede ve kayıtlarda rollerini tersine çevirdiler. John Coltrane, elinde saksafonla, dizginsiz olan oldu: uzun uzun konuşan, gevezeydi. Miles Davis trompetini kaldırdığında ise hassas içe dönük rolünü oynadı, kısa, kısık sesler üfleyerek kırılganlığını yansıttı.

İsimleri artık saygı uyandırıyor ve nadiren övgüden daha azına yol açıyor. Yaklaşık beş yıllık birliktelikleri boyunca yarattıkları müzik hala yankı buluyor, büyülüyor, etkiliyor ve satıyor, satıyor, satıyor. Miles’ın 1959 tarihli klasik albümü Miles Davis  – Kind of Blue , işbirliklerinin zirvesini işaret ediyor ve geniş, tarafsız bir müzik tüketicisi yelpazesi tarafından sevilen, tüm zamanların en popüler caz albümü olarak kabul ediliyor. Onların yokluğu, tıpkı Sinatra, Presley ve nadir birkaç kişi gibi, tanınırlıklarını daha da artırmayı ve efsanelerini yükseltmeyi başardı. 

Eylül 1955: Trompetçi umutsuzdu. Güçlü bir menajer tarafından düzenlenen ilk ulusal turnesine hazırlanıyordu. En prestijli ve mali açıdan en cömert plak şirketi olan Columbia Records, onu yakından takip ediyordu. Columbia’nın en iyi caz müzisyeni George Avakian, “Eğer bir grup kurup bir arada tutabilirsen, o grubu kaydedeceğim” diye söz vermişti. Charlie Parker’ın çığır açan bebop beşlisinin bir üyesi olan Miles için “grup”, bir ritim üçlüsü artı iki üflemeli çalgıcı anlamına geliyordu, ancak hâlâ sadece bir üyesi vardı: kendisi.

Yükselen trompetçi için önceki yaz umut dolu geçmişti. ‘Dört yıllık bir korku filmi’ olarak tanımladığı uyuşturucu bağımlılığından kurtulduktan altı ay sonra temiz ve güçlüydü. Temmuz ayında, hiç beklemeden Newport Caz Festivali sahnesine çıktığında ve ‘Round About Midnight’ adlı parçada alçak ve özlü bir solo ile Amerika’nın önde gelen eleştirmenlerinden oluşan bir grubu büyülediğinde, popüler geri dönüşü büyük beğeni toplamıştı. Ve Davis, hayalindeki beşli grubun temellerini sağlam bir şekilde atmıştı: Piyanoda Teksas doğumlu Red Garland, bas gitarda Detroitli genç Paul Chambers ve patlayıcı (ve eski uyuşturucu ortağı) davulda Philly Joe Jones.

Fakat Sonny Rollins ortadan kaybolmuştu. Miles’ın Harlem’den seçtiği, akıcı bir trompet stiline ve ustaca bir ritim duygusuna sahip tenor saksafoncu, uzun zamandır şehri terk etmekle tehdit ediyordu. Daha sonra anlaşıldığı üzere Rollins, kendi uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak için Kentucky’deki parmaklıklı bir kliniğe yatmıştı. Zaman daralırken Davis, yeni üyeler bulma çalışmalarını hızlandırdı.

Listenin başında birçok aday vardı: Tampa’dan yeni alto saksafon yıldızı Julian ‘Cannonball’ Adderley bunlardan biriydi. Sun Ra’nın başarılı tenor saksafoncusu John Gilmore da bir diğeriydi. Ancak ilki, öğretmenlik sözleşmesini tamamlamak için Florida’ya dönmek zorunda kaldı ve ikincisi, Miles’ın hatırladığı gibi, ‘uyum sağlamadı’.

Bu sırada Philadelphia’da, Davis’in kısa listesinde olmayan ancak saygın –yerel de olsa– bir üne sahip olan tenor saksafoncu John Coltrane, orgcu Jimmy Smith’in grubunda çalıyordu. Philly Joe, Miles’ı onun müsait olduğundan haberdar etti.

Davis, Coltrane’i hiç de yabancı bulmazdı. 1946 gibi erken bir tarihte, saksofoncunun donanmadaki görevi sırasında kaydedilen doğaçlama bir bebop seansının bir kaydından etkilenmişti. Coltrane’in daha sonra Dizzy Gillespie’nin büyük orkestrasında görev yapması, ikiliyi bir araya getirdi. Davis, otobiyografisinde 1952’de düzenlediği unutulmaz bir karşılaşmayı büyük bir keyifle hatırladı.

‘Audobon Ballroom’da verdiğim bir konserde tenor saksafonlarda Sonny Rollins ve Coltrane’i kullandım… Sonny o gece muhteşemdi, Trane’i çok korkuttu.’

Coltrane, grupla seçmelere katılmak için New York’a geldiğinde Miles’ın ondan pek bir şey beklemiyordu. Ancak saksafoncu onu şaşırttı. Davis, “Sonny’nin kulaklarını ve kıçını ateşe verdiği o geceye kıyasla Trane’in ne kadar geliştiğini duyabiliyordum” diye hatırladı.

Miles’ın duyduğu ses, henüz gelişmekte olsa da, eşsiz ve daha önce duyulmamış bir sesti. O dönemdeki neredeyse tüm tenor saksafoncular, son derece etkili iki öncüden birinin etkisi altındaydı: cüretkar ve ritmik Coleman Hawkins veya nefesli ve sade Lester Young. Hatta Coltrane için erken bir stil modeli olan, çok övülen ve yenilikçi Dexter Gordon’ın çalımı bile bu iki stilistik kutup arasında gidip geliyordu.

Fakat Coltrane özgün bir şey arıyordu ve bu arayış, müziğinin bir parçasıydı. Sanki nota kombinasyonlarından her olasılığı sonuna kadar çıkarıyormuş gibi cümleleri tekrarlıyordu. Asla tahmin edilebilir melodik çizgiler çalmamaya kararlıydı; bunun yerine, alışılmadık süslemeler ve ritmik fanfarlar, melodinin yapısını alt üst ediyordu. Birçok yazar bu yeni, ‘açık’ stile kafa yoracaktı – bazıları ise aktif olarak kınayacaktı. Onlar cilaya aşinaydılar, sürece değil. Pratik mi yapıyordu yoksa performans mı sergiliyordu? O sert hırıltı kasıtlı mıydı, yoksa sadece gevşek bir ağızlık mıydı? Soloları neden bu kadar uzundu?

Miles eleştirmenleri hiç umursamıyordu (gerçi Coltrane uzun doğaçlamalarını bitirmekte zorlandığını itiraf ettiğinde daha sonra şöyle yanıt vermişti: ‘Saksafonu ağzından çıkarmayı dene’). Davis kariyeri boyunca defalarca kanıtladığı gibi, büyüklüğü daha filizlenme aşamasındayken fark etme konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahipti. Miles, 1986’da Ben Sidran’a alçakgönüllülükle şöyle demişti: ‘İnsanların yaratıcı dönemleri olur, (üç kez parmaklarını şıklatır), işte böyle dönemler, biliyor musun?’ ‘Bunu diğer insanlarda da görüyorum.’

Miles bunu ilk provada fark etti ama heyecanını gizledi. Tepkisinden habersiz ve yardımcı müzisyen rolüne alışkın olan Coltrane, yönlendirme istedi. Davis, kendini caz müzisyeni olarak tanımlayan birinin sözlü talimat istemesinden rahatsız olarak, kısa ve kaba bir şekilde yanıt verdi. Daha sonra, “Sessizliğim ve kötü bakışlarım muhtemelen onu soğuttu,” diye itiraf etti.

Beklenmedik bir şekilde soğuk bir hava akımıyla karşılaşan Coltrane, enstrümanını toplayıp memnuniyetsiz bir şekilde eve döndü ve Jimmy Smith’e yeniden katılmaya hazırlandı. Ancak Miles’ın sessizliğinin ardında bir yöntem vardı; Miles ile dokuz aylık bir dönem geçirecek olan ve Coltrane’in vardiyasına denk gelecek olan piyanist Bill Evans bunu anlamıştı.

Bu, Coltrane’in daha sonra kendi gruplarında büyük başarıyla kullandığı incelik dersiydi. Ancak o noktada, saksafoncunun yeterince havalı veya özgün olup olmaması, Miles’ın acil ihtiyacından daha az önemli hale gelmişti. Miles daha sonra şöyle yazdı: ‘Trane tüm parçaları bilen tek kişiydi. Parçaları bilmeyen birini riske atamazdım.’ Philly Joe’ya Coltrane’i geri aramasını söyledi.

İlk bakışta, bu durum mutsuzluğun reçetesi gibi görünüyor: somurtkan, içine kapanık, karmaşık bir kişilik – Davis’in durumunda son derece böyle – ve aynı derecede yoğun, ancak samimi ve mütevazı bir şekilde davranan başka birini işe alması. Ve mizaç farklılıklarının ötesinde, geçmişleri de anlaşmazlığı önceden haber veriyordu.

Coltrane ‘in , orta sınıf, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini yazmıştım – her iki dedesi de papazdı – ve Kuzey Carolina’nın merkezindeki küçük bir köyden geliyordu. Bir dizi ölüm, onu 13 yaşında ailesinin tek erkek figürü haline getirdi ve bu durumun  ona hem maddi hem de duygusal zorluklar yaşattığını da belirtmiştim . İçine kapanarak, teselli ve manevi güç için müziğe sığındı; dışarıdan sessiz ve ciddi, masum bir havayla kaldı. Profesyonel kariyeri yavaş yavaş gelişti; Davis’e katılmadan önce blues, R&B ve caz gibi çeşitli gruplarda 10 yıl boyunca çeşitli işlerde çalıştı.

Miles Dewey Davis III, ayrıcalıklı bir ortamda doğdu ve büyüdü. Üniversite eğitimli bir diş hekimi ve toprak sahibi olan Miles II, oğlunun müzik eğitimini ve uyuşturucu dolu, düzensiz yıllarını finanse etti. İnatçı ve şanslı genç trompetçi, henüz 19 yaşındayken Charlie Parker’ın çığır açan bebop beşlisine katıldı ve bu birlikteliğin avantajlarından hızla yararlandı. 1947’ye gelindiğinde, kendi adıyla kayıtlar yapıyor ve caz eleştirmenlerinin anketlerinde zirveye çıkıyordu.

Ancak bu iki cesur caz müzisyeni için her şeyden önemli olan müzikti; onları paralel yollara sokan ve nihayetinde bir araya getiren de müzikti. Hem Coltrane hem de Davis, kendilerini eğlencecilerden ziyade ciddi sanatçılar olarak gören ve müziklerinin diğer yüksek kültür biçimleri kadar saygı ve değere layık olduğunu düşünen kararlı bir caz kardeşliğinin kurucu üyeleriydi. Her ikisi de 1940’ların büyük orkestra döneminden yetişti, bebop’un büyüsüne kapıldı ve 50’lerin küçük grup döneminin altın çağında ve 60’ların başlarında caz müziğine öncülük etti. Her ikisi de eroin bağımlılığından kurtulup müzik uğruna her şeyi bırakan bağımlılardı.

Eğer birbirlerinin doğaları bu kadar etkili bir şekilde birbirini tamamlamasaydı, belki de Coltrane/Davis birlikteliği bu kadar uzun süre devam edemezdi. Karakterlerinin ve kariyerlerinin doğası göz önüne alındığında, ikisini birbirini tamamlayan, usta/çırak ilişkisinden başka bir şekilde birlikte hayal etmek zor. Tahmin edilebileceği gibi, müzikleri geliştikçe ve Coltrane’in özgüveni arttıkça, bu birlikteliğin bağları da sınandı  azaldı ve tekrar tekrar test edildi. Birçok verimli müzikal birliktelik gibi, birbirlerini sevdiler, saygı duydular, acı çektiler ve mücadele ettiler.

Coltrane müzik egzersiz kitaplarını ciddiyetle ve aralıksız incelerdi; Miles ise kibrit kutularına akor dizileri yazardı, saatlerce tek bir müzikal bulmaca üzerinde kafa yorardı.

İkisi de müzikal kaşiflerdi; öğrenme, değişme ve yeteneklerini geliştirme konusunda  bir açlık duyuyorlardı. Coltrane, müzik egzersiz kitaplarını ciddiyetle ve durmaksızın incelerdi ; Miles, kibrit kutularına akor dizileri yazıyor, saatlerce tek bir müzikal bulmaca üzerinde kafa yorardı. Sonunda turnenin yakınlığına alışınca, Davis açıldı ve tutkusunu paylaştı. ‘Provalarda ve konserlere giderken çok müzik hakkında konuşurduk. Trane’e, “İşte bazı akorlar ama bunları her zaman olduğu gibi çalma, biliyor musun? Bazen ortadan başla ve üçlü aralıklarla da çalabileceğini unutma. Yani iki ölçüde 18, 19 farklı şey çalabilirsin.” derdim. O da orada, gözleri faltaşı gibi açık, her şeyi özümseyerek dikkatlice dinleyerek otururdu.’

Büyük orkestraların  sınırlı müzikal zorluklarından uzak, Davis’in grubunun serası gibi bir ortamda çalışarak ve öğrenerek gelişen Coltrane, kendini geliştirdi. Mükemmel bir ritim bölümüyle desteklenen kendi kendine eğitimini her gece en üst seviyeye taşıdı. Sahnede olmadığı zamanlarda, Coltrane’in sürekli olarak tek başına prova yaptığı duyulabiliyordu: sahne arkasında, kulübün mutfağında, otel odasında.

Miles, başını sallayarak ve yanındaki müzisyenin tam konsantrasyonuna hayran kalarak, “Coltrane’i ne kadar sevsem de, sahneden ayrıldıktan sonra pek birlikte vakit geçirmezdik çünkü farklı tarzlarımız vardı… o da pek takılmazdı,” demiştir. Miles Davis ,  Coltrane sadece çalmaya odaklanmıştı, tamamen müziğe kendini vermişti,” diye bahseder.. “Eğer bir kadın tam önünde çıplak dursa bile, onu görmezdi bile. Çalarken işte bu kadar konsantreydi.” Birçok yazar ve hayranın hoşuna gitmese de, Miles , Coltrane ‘in  sololarını daha iyi duyabilmek ve dikkatini dağıtmamak için, performans sırasında sahneden ayrılmaya başlamiştı.

Ocak 1956: Grubun Los Angeles’a yaptığı ilk ziyaret sırasında, tenor saksafoncu Stan Getz onlarla birlikte çalmak için yalvardı. Miles kabul etti, bir masaya oturdu ve  himayesindeki yeni gencin, Kaliforniya merkezli “Cool” caz okulunun önde gelen temsilcilerinden birini sahneden nasıl silip süpürdüğünü izledi.

Bir görgü tanığı, “Batı Yakası cazını bir gecede yok etti,” diye belirtti. “Coltrane’e anında olumlu tepki veren birkaç kişiydik .” demiştir.

Beş kişilik grubun tamamının sesi, zıtlıklarla dolu, kulakları yakalayan, cızırtılı bir çalışmaydı – sofistike ama funk, sertçe salınan ama rahat, lirik bir kolaylıkla – bu yüzden Miles kısa sürede Coltrane’de sadece harika bir yardımcı müzisyen değil, aynı zamanda kendi sakin trompetine mükemmel bir karşıtlık bulduğunu fark etti. Daha sonra en sevdiği sevgi sözcüğünü kullanarak şöyle açıkladı: “Bir süre birlikte çalmaya başladıktan sonra, bu adamın tam da benim sesimi tamamlayacak tenor sesine sahip, müthiş bir adam olduğunu anladım.” diyerek hayranlığını dile getirmiştir.

Coltrane’in, grubun Mayıs 1956’da Prestige Records için yaptığı ikinci kayıt seansından bestelediği ve gözden kaçmış bir mücevher olan ‘Trane’s Blues’, ikilinin yan yana  şok edici etkisinin çarpıcı bir örneğidir. Sakin ve dengeli bir şekilde, Miles solosunu sanki gelişigüzel bir sohbet ediyormuş gibi yorumluyor, melodinin hafif ritminden faydalanıyor, duraklıyor ve notalar arasında nefes alacak boşluk bırakıyordu. Hafif bir davul vuruşu ile  Coltrane’i devreye sokuyordu. Daha iddialı bir tonda, Miles Davis’e cevap veriyor, daha sert, daha çabuk  bir yanıt oluşturuyor, ancak yine de onu daha uzun ifadelere götüren gevşek, melodik çizgiler buluyordu .

Bu zıt yaklaşım, performanslar sırasında daha da belirgin ve dengesiz hale geliyordu. Coltrane, doğaçlamaları için genellikle üç, dört, hatta beş kat daha fazla zaman harcıyordu. Kendi sözleri bunun nedenini ortaya koyuyordu: Miles “nelerin çıkarılabileceğini” dinlerken, Coltrane için “her şeyi çokça kaydetmek bu kadar uzun sürüyordu.”

Solo parçaların uzunluklarına bakılmaksızın, beşli bir araya geldi ve uyum sağladı,grubun  başarısı ve popülaritesi hızla arttı. Ne yazık ki, grup turneye çıkarken -ve özellikle Coltrane- aynı hızla büyüyen zararlı bir sorunla karşı karşıya kaldı: uyuşturucu bağımlılığı.

Miles’ın otobiyografisinde hatırladığı gibi, Coltrane’in alışkanlığı onu ele geçirmeye başlamış ve gruptaki geleceğini tehdit etmeye başlamıştı. Davis, yıldız saksafoncusunun konserlere buruşuk kıyafetlerle geldiğini, dikkatsizce burnunu karıştırdığını ve sahnede uyukladığını, içki içemediğinde barda aşırı alkol tükettiğini söylemiştir.. Miles başlangıçta yargılamaktan kaçındı, çünkü Coltrane’in çektiği acıyı çok iyi biliyordu. Miles omuz silkerek, “Benim için çalışanlara alışkanlıklarını kontrol etmelerini tavsiye ediyorum,” . “Bir adam gerçekten bırakmak istemedikçe onu alışkanlığından vazgeçiremezsiniz.” gibi bir düşünceye de sahipti Miles Davis.

Sinirlenen ufak tefek trompetçi, kendisinden daha uzun boylu  dev müzisyenin kafasına bir tokat , ardından da karnına yumruk indirdi.

Ekim 1956: Miles artık dayanamıyordu. New York’taki Cafe Bohemia’da yaşanan ve artık efsaneleşmiş bir olayda, Davis, Coltrane’i özensiz görünümü ve geç kalması nedeniyle azarladı. Saksafoncu, o kadar sersemlemişti ki, sessizlikten başka bir şeyle karşılık veremedi. Sinirlenen ufak tefek trompetçi, uzun boylu arkadaşının kafasına bir tokat attı ve karnına yumruk attı. Coltrane yine de hiçbir direniş göstermedi. Şaşkınlık içinde olan Thelonious Monk, tek taraflı tartışmaya tanık oldu, araya girdi ve saksafoncuyu gruptan ayrılıp kendi grubuna katılmaya çağırdı.

Öz saygısı daha yüksek bir adam karşılık verebilir veya en azından tamamen uzaklaşabilirdi, ancak Coltrane son derece mütevazı, şiddet karşıtı bir adamdı. Ve geçindirmesi gereken genç bir ailesi ve giderek büyüyen bir bağımlılığı varken, paraya çok ihtiyacı vardı. Vücuduna ve gururuna yapılan saldırıya rağmen, sonraki birkaç ay boyunca aralıklı olarak Miles’a geri döndü. Ancak Davis’in patlamasının ardından daha fazla hayal kırıklığı yaşadı; Miles Davis Nisan 1957’de sabrı tükendi ve hem Coltrane’i hem de Jones’u ‘uyuşturucu bağımlısı davranışları’ nedeniyle işten çıkardı.

Bu, Coltrane için bir uyanış çağrısıydı ve onu iyi hedeflenmiş bir yumruktan daha sert etkiledi. Destek için arkadaşlarına ve ailesine yaslanarak – ve kilise kökenli geçmişinden ve karısı Juanita’nın (o zamana kadar Naima adını kullanan) İslam’ı benimsemesinden etkilenen gelişmekte olan maneviyatına güvenerek – Philadelphia’daki evine döndü ve iğneyi ve alkolü sonsuza dek geride bıraktı. Uygun bir şekilde, temizlenmiş ve yeniden canlanmış olarak New York’a döndüğünde stüdyoya girdi ve lider olarak ilk albümünü kaydetti: First Trane .

Aralık 1957: Fransa turnesinden dönen Miles’ın aklına bir fikir geldi. Yılın büyük bir bölümünü Coltrane olmadan geçirdikten sonra, Sonny Rollins de dahil olmak üzere bir dizi yedek müzisyenle çalışan trompetçi, sonunda Cannonball Adderiey’i gruba katmayı başarmıştı. Ancak Miles eski tenor saksofoncusunu unutmamıştı; ‘Grubu beşliden altılıya genişletme fikri aklımdaydı, Trane ve Cannonball da saksofonlarda yer alacaktı…’

Miles’ın grubunda çok şey değişmişti. Bebop’un altın çağının kalıntılarından kalma müzikal klişeler ve formüllerle dolu bir ortamdan bıkan Davis, modal caz olarak bilinen bir yola girmişti. Besteleri, yerleşik akor kalıpları yerine gamlara dayanmaya başladı ve müziğin temposu ve armonik hareketi yavaşladı. Notalarını yerleştirebileceği çok az veya hiç akor kalıbı olmadığı için Miles, solistlerini doğaçlama yapmak ve kendilerini ifade etmek için kendi içsel melodi duygularına güvenmeye zorladı.

Bu arada Coltrane, Manhattan’ın East Village bölgesinde Thelonious Monk ile altı aylık bir süre boyunca birlikte çalarak, “ses tabakaları” tarzını tanımlayan, gam atlamalı hızlı pasajlarını geliştirmişti. Monk’un akor yapısına ve ritmine özgü yaklaşımını kavramaya yönelik tökezleyerek başlayan bu süreç, armonik esneklik konusunda yoğun bir eğitime dönüştü. Miles ile süregelen diyaloğuna benzer şekilde Coltrane şunları aktardı: “Monk’la müzikal sorunlar hakkında konuşurdum ve o da piyanonun başına oturup bana cevapları sadece çalarak gösterirdi.”

Coltrane’in gözüpek ruhu, görünüşte tek notalı bir enstrüman olan saksafonunun doğasını sorgulamasına yol açmıştı. Ağzını kamışa göre ayarlamayı ve Monk’un rehberliğinde alışılmadık parmak teknikleri kullanmayı öğrendi; böylece aynı anda iki veya üç notayı birden seslendirmenin ve saksafonundan akorlar çalmanın bir yolunu buldu.

Coltrane,  Miles Davis ile tekrar bir araya geldiğinde, ortaya yaratıcı bir baskı ortamı çıktı; tenor saksafoncunun blues kökenleri ve son dönemdeki kuralları yıkan deneyleri, genişleyen kadro ve yeni bir müzik tarzının getirdiği zorluklarla mükemmel bir şekilde örtüştü.

1958-59 yılları arasında, Coltrane ve Miles Davis birlikte sahne aldıklarında ve kayıtlar devam ederken, işbirliklerinin büyüsünün tüm vaadi nihayet yerine getirildi. Davis’in 1955-57 beşlisinden harika caz müziği, trompetçinin altılısı tarafından 1958 ve 1959’da kaydedilen müzikleler ile  zamansız bir kategoriye ulaştı. Hatta doğaçlama canlı kayıtları bile dikkatli bir dinlemeyi hak ediyor

Bu döneme ait iki ustaca stüdyo albümü kulakları olan herkes için – Milestones ve Kind of Blue – her caz tutkunu, 20. yüzyıl müziği öğrencisi, her müziksever için mutlaka sahip olunması gereken albümler listesinin başında yer alıyor. .

Coltrane’in kendi akor temelli başyapıtı olan Giant Steps’i Kind of Blue’dan sadece iki hafta sonra kaydetmesi tesadüf değil .

Her iki albümde de aynı olgunluk ve özgüven kendini gösteriyor. Ancak ilk albüm, Coltrane’in yaratıcı bağımsızlığının ilanı ve tam anlamıyla olgunlaşmış, üçlü bir yetenek olarak (solist, orkestra şefi ve besteci) ortaya çıkışının bir göstergesi olarak önem taşıyor. Müzikal vizyonu onu Miles’tan uzaklaştıran bir yöne götürüyordu ve trompetçinin grubunda sadece bir lidere yer vardı. Patron/çalışan ilişkisinin bağlarını geriyordu.

Miles, Coltrane’in uzaklaştığını derinden hissetti ve onun yerine eşit yetenekte birini bulmanın kaçınılmaz olarak ne kadar sinir bozucu olacağını da anladı. Davis’in itiraf ettiği gibi, ayrılıklarını hem hızlandırmaya hem de geciktirmeye çalıştı.

Davis ;’Coltrane’in ayrılmak istediğini dile getirmesi zordu… ama sonunda bunu dile getirdi ve bir uzlaşmaya vardık: Mali işlerini halletmesi için onu menajerim Harold Lovett’e yönlendirdim. Sonra Harold ona bir kayıt sözleşmesi ayarladı ve Trane için bir yayıncılık şirketi kurdu… Trane’i grupta daha uzun süre tutmak için, menajerim Jack Whittemore’dan, biz çalmadığımız zamanlarda Trane’in grubu için konser ayarlamasını rica ettim ve o da bunu yaptı.’

Mart 1960: Coltrane, Miles Davis ile birlikte geçirdiği son Avrupa turnesinde bir ay boyunca homurdanarak vakit geçirdi; aklı daha çok kendi müziğindeydi. Ayın büyük bölümünde Five Spot’ta baş sanatçı olarak sahne alması planlanmış olmasına rağmen, Davis’e eşlik etmeyi kabul ederek bu gösteriyi iptal etmişti; tek mavi takım elbisesi ve iki beyaz gömleği, isteksiz ve son dakika kararının kanıtıydı. Eğer huysuz tavrı, sadece bir grup üyesi olarak geçirdiği zamanın nihayet sona erdiğini açıkça göstermiyorsa, grubun Paris performansından bir kayıt kesinlikle gösteriyor.

Miles, hem yeni hem de eski hayranları memnun etmeyi amaçlayan tanıdık bir şarkı listesi sundu. Coltrane mikrofona geçtiğinde, nefes nefese bir coşku fırtınası koptu. Davis sahneden ayrılırken, saksafonu bir yarış atı gibi zorlayarak, farklı tınılar arasında gezerek , Kind of Blue’daki daha yumuşak sololara alışmış kulakları zorlayan sesler bularak çalmaya devam etti .

Paris halkının büyük bir kısmı ilk kez Coltrane’in kariyerinin geri kalanında alametifarikası olacak ham, sınırsız yoğunluğa tanık oluyordu; Miles’ın 1955’te hissettiği çekingen, deneysel esinti, tam güçte bir fırtınaya dönüşüyordu.

Kayıtta, her parça soliste bağlı olarak üç farklı grubun eseri gibi geliyor: Miles Davis, Coltrane veya piyanist Wynton Kelly. Ancak saksafoncunun soloları sırasında, kalabalığın huzursuzlaştığı duyuluyor: ıslıklar ve tartışmalar başlıyor.

Dinleyicilerin  memnuniyetsizliklerini sesli bir şekilde ifade etme eğilimlerine rağmen, Coltrane, Miles Davis ile olan rolünü ve çaldığı müziği aşmıştı. Trompetçinin modal deneyleri, saksofoncuyu gruptan tamamen farklı bir müzikal yöne doğru itti.

 1960 Nisanda New York’a döndü, birkaç doğaçlama gece kulübü performansı ve bir stüdyo seansı dışında, Coltrane-Davis iş birliği son dönemine girmiş gibi gözüküyordu.

İkisinin birlikte geçirdikleri zamanı nasıl yorumladıkları , birbirlerine nasıl bakmaya devam ettiklerinden anlaşılabilir. Coltrane, yıllar sonra ünlü bir orkestra şefi ve birçok öğrencisi olan birisi olduğunda   bile, Alice Coltrane onun Davis’e hâlâ saygıyla ‘Öğretmen’ diye hitap ettiğini hatırlatıyor. Miles ise daha dolaylı bir yaklaşım sergiliyordu. 60’ların sonlarında caz eleştirmeni Ralph J. Gleason ile konuşurken, gazeteci Davis’in müziğinin beş tenor saksafoncu gerektirecek kadar karmaşık hale geldiğini belirtti. Gleason, Davis’in cevabını şöyle aktarmıştı : ‘Bana gözlerini dikti ve homurdandı, “Bir zamanlar benim de beş tenor saksafonum vardı.” Ne demek istediğini anladım.’


3.11. İlk başta herkes Coltrane’i sevmiyordu

Bugün bunu unutmak çok kolay.

Biz geriye dönüp: “John Coltrane gelmiş geçmiş en büyük saksofonculardan biri.” diyoruz.

Ama 1955–56’da herkes böyle düşünmüyordu. Hatta bazı eleştirmenler Coltrane’in tonunu fazla sert, kişiliksiz veya estetik olarak yeterince güzel bulmuyordu. Bazıları Miles’a onu gruptan çıkarmasını öneriyordu.

Bu çok öğretici. Çünkü o zamanlar  Coltrane henüz kendi sesini bulmamıştı.

Ama Miles onun içinde bir şey olduğunu görüyordu.


3.12. “Cookin’ – Relaxin’ – Workin’ – Steamin’”

1956’daki meşhur Prestige kayıtları Coltrane’in gelişimini takip etmek için mükemmel bir laboratuvardır.

Miles Davis Quintet’in:

  • Cookin’
  • Relaxin’
  • Workin’
  • Steamin’

albüm serisi bu dönemin en önemli belgeleri arasında yer alır. Burada özellikle Coltrane’in cümle uzunluğuna dikkat edin.

İlk bakışta: “Hızlı çalıyor.” dersiniz. Ama mesele sadece hız değildir.

Coltrane giderek:

  • daha uzun cümleler,
  • daha fazla kromatizm,
  • daha geniş register,
  • daha karmaşık arpejler,
  • daha yoğun ritmik yapı

kullanmaya başlamaktadır.Bir şey oluşmaktadır.



3.14. 1957 — Ruhsal kırılma

Coltrane’in daha sonraki anlatımına göre 1957’de yaşadığı bu dönem onun hayatında büyük bir ruhsal dönüşüm yarattı.

Burada önemli bir ayrıntı var: Coltrane’in daha sonraki manevi dünyasını yalnızca “Hristiyanlık” diye tanımlamak doğru olmaz.

Zaman içinde:

  • Hristiyanlık,
  • İncil,
  • İslam,
  • Hinduizm,
  • Budizm,
  • farklı Doğu düşünceleri,
  • Afrika ve Asya’nın manevi gelenekleri

gibi çok çeşitli kaynaklara ilgi duydu. Fakat temel fikir giderek şuna dönüştü:

Müzik sadece eğlence değildir.

Müzik bir arayıştır.

Ve bu düşünce onun sonraki bütün kariyerini değiştirecektir.


3.15. Sonra Thelonious Monk

İşte şimdi hikâyenin belki de en önemli müzikal öğretmeni geliyor:

Thelonious Monk.Coltrane 1957’de Monk’un grubuna katıldı.

Ve burada Miles’ın ona öğrettiğinden farklı bir şey öğrendi.

Miles ona: “Ne zaman susacağını.”

öğretmişti.

Monk ise: “Bir melodinin içinde neler saklı olduğunu.” öğretti.

Monk’un armonisi ve melodik mantığı alışılmış bebop’tan farklıydı.

Beklenmedik:

  • sıçramalar,
  • disonanslar,
  • ritmik boşluklar,
  • tuhaf aksanlar,
  • akor dışı gibi görünen ama aslında armonik olarak anlamlı notalar kullanıyordu.

Coltrane bu dünyaya girdi. Ve burada kendi dilini yeniden kurmaya başladı.

Coltrane daha sonra Monk’tan çok şey öğrendiğini açıkça ifade etti; Monk’un onun üzerinde teorik, teknik ve duyusal açıdan etkili olduğunu belirtti.


3.16. İşte “Sheets of Sound” burada doğuyor

Şimdi Coltrane’in en meşhur kavramlarından birine geldik.

Sheets of Sound. Bu terimi eleştirmen Ira Gitler, 1958’de Coltrane’in yeni doğaçlama tarzını tarif etmek için kullandı.

Türkçeye kabaca: “Ses tabakaları”diye çevrilebilir.

Ama kavramı anlamak için bunu teknik olarak düşünelim.

Normal bir bebop cümlesi şöyle olabilir: nota — nota — nota — boşluk — cevap

Coltrane’in yeni yaklaşımında ise: nota nota nota nota nota nota nota nota nota nota…

Ama bu rastgele değildir.

Arka planda:

  • arpejler,
  • gamlar,
  • kromatik bağlantılar,
  • üçlü ve dörtlü aralıklar,
  • akor sesleri,
  • yaklaşım notaları vardır.

Sonuç bazen tek tek notalardan ziyade hareket eden bir ses kütlesi gibi duyulur.

İşte “sheets of sound” budur.


3.17. Çok önemli: Coltrane bunu sadece hızlı çalmak için yapmadı

Burası özellikle önemli.

Coltrane’in amacı: “Dünyanın en hızlı saksofoncusu olayım.” değildi.

Asıl amacı: Armoninin içinde daha fazla olasılık bulmaktı.

Bu nedenle Coltrane’in hızını yalnızca parmak tekniği olarak düşünürsek meseleyi kaçırırız.

Onun kafasında aynı anda çok sayıda armonik seçenek vardı.

Bu nedenle bazen bir akor üzerinde: bir gam yerine,

birden fazla arpej ve melodik hücre kullanıyordu.

Bu yaklaşım 1959’da Giant Steps ile doruk noktasına ulaşacaktır.


3.18. Blue Train — ilk büyük Coltrane

Ve nihayet 1957’nin sonlarına geliyoruz. Blue Train.

15 Eylül 1957’de Rudy Van Gelder’ın Hackensack, New Jersey’deki stüdyosunda kaydedildi. Coltrane’in Blue Note için lider olarak yaptığı tek albümüdür ve onun ilk büyük başyapıtlarından biri kabul edilir.

Kadroyu özellikle unutmayın:

  • John Coltrane — tenor saxophone
  • Lee Morgan — trumpet
  • Curtis Fuller — trombone
  • Kenny Drew — piano
  • Paul Chambers — bass
  • Philly Joe Jones — drums

Buradaki Coltrane artık 1946’daki genç adam değildir. Başka bir müzisyendir.


3.19. Blue Train’i dinlerken özellikle “Moment’s Notice”a dikkat

Bence sizin için özellikle önemli parça bu.“Moment’s Notice.”Çünkü burada Coltrane’in armonik zekâsının nereye doğru gittiğini duyabilirsiniz.Parça hızlı ve yoğun akor hareketleri üzerine kuruludur.Ve iki yıl sonra gelecek: Giant Steps için adeta bir ön çalışma gibidir.Blue Note’un kendi değerlendirmesinde de “Moment’s Notice”un hızlı hareket eden akor değişimleriyle Giant Steps döneminin habercisi olduğu özellikle vurgulanıyor.


3.20. Fakat Blue Train’in en güzel tarafı sadece hız değil

Albümü baştan sona dinlerseniz çok ilginç bir şey fark edersiniz.

Coltrane aynı albüm içerisinde: sert olabiliyor.

Sonra: romantik. Sonra: bluesy. Sonra: son derece teknik. Sonra: çok melodik.

Örneğin: “I’m Old Fashioned” parçasına özellikle dikkat edin.

Burada Coltrane’in aslında ne kadar güzel bir ballad saksofoncusu olduğunu duyarsınız.

Bu ayrıntı ileride çok önemli olacak. Çünkü birkaç yıl sonra: Johnny Hartman

ile yaptığı albümü dinlediğinizde: “Bu aynı adam mı?” diyeceksiniz.

Evet. Aynı adam. Ama artık kendisini frenlemeyi, boşluk bırakmayı ve melodiyi söylemeyi öğrenmiştir.

3.21. Coltrane’in 1957’deki dönüşümünü tek cümlede özetlersek

1946’daki Coltrane: “Nasıl iyi bir saksofoncu olurum?” diye soruyordu.

1951’de: “Nasıl daha iyi bebop çalarım?”

1955’te Miles’la: “Nasıl kendi sesimi bulurum?”

1957’de Monk ve yaşadığı kişisel dönüşümden sonra:

“Saksofonla aslında ne söylemek istiyorum?” sorusuna gelmeye başladı.

İşte bu son soru, onu sıradan bir virtüözden John Coltrane’e dönüştürdü.

Şimdi sizin için çok güzel bir dinleme sırası

Biyografiyi okurken aynı anda bunları dinlerseniz gelişimi kulakla takip edebilirsiniz:

1. 1946 — “Hot House”
→ Genç Coltrane. Henüz kişisel dili belirgin değil.

2. Dizzy Gillespie dönemi kayıtları
→ Bebop mekanizmasını öğreniyor.

3. Miles Davis – Cookin’
→ Coltrane’in sesi giderek belirginleşiyor.

4. Miles Davis – Relaxin’
→ Cümle yapısına ve Miles’ın ona nasıl alan açtığına dikkat.

5. Miles Davis – Workin’ / Steamin’
→ Teknik gelişim çok daha belirgin.

6. John Coltrane – Blue Train
→ Artık “Coltrane” ortaya çıkıyor.

7. “Moment’s Notice”
→ Giant Steps‘in habercisi.

8. “I’m Old Fashioned”
→ Gelecekteki ballad Coltrane’i duyun.

Ve sonra…

1959 — Giant Steps

Burada artık başka bir kapı açılıyor.

Çünkü Blue Train‘de armoniyi çok iyi kullanan bir Coltrane varken, Giant Steps döneminde Coltrane armoniyi adeta matematiksel bir problem gibi parçalamaya başlıyor.

IV. BÖLÜM — Giant Steps

Coltrane armoniyi nasıl yeniden düşündü?

1957’deki Coltrane ile 1959’daki Coltrane arasında çok büyük bir fark vardır.

Blue Train‘de: “Ben iyi bir doğaçlamacıyım.” diyen bir müzisyen duyarsınız.

Giant Steps‘te ise: “Armoninin kendisini yeniden düşünüyorum.” diyen bir müzisyen vardır.

Ve bunun ilginç tarafı şu:

Coltrane bunu sadece teorik bir çalışma olarak yapmadı. Bu müziği bedensel olarak, yani parmakları, nefesi, kulakları ve hafızasıyla çözmek zorundaydı.

4.2. “Coltrane Changes” nedir?

Coltrane’in geliştirdiği yaklaşımın en meşhur örneği **“Giant Steps”**tir.

Parçanın armonik yapısı çok hızlı biçimde farklı tonal merkezlere hareket eder.

Kabaca:

Bmaj7 → D7 → Gmaj7 → Bb7 → Ebmaj7 → …

gibi tonal merkezler arasında büyük üçlü ilişkileri kurulur.

Burada önemli olan yalnızca akorların çok olması değildir.

Akorlar arasındaki tonal mesafe çok büyüktür.

Coltrane, geleneksel II–V–I hareketlerini farklı tonal merkezlerde birbirine bağlayarak son derece yoğun bir armonik ağ oluşturur.

Bu daha sonra caz müzisyenleri arasında:

Coltrane Changes olarak anılacaktır.


4.3. Peki neden bu kadar zor?

Çünkü doğaçlamacı normalde bir akorun üzerinde birkaç saniye düşünme fırsatı bulabilir.

Ama Giant Steps‘te akorlar çok hızlı değişir.

Dolayısıyla saksofoncunun beyninde aynı anda şunların bulunması gerekir:

  • hangi akordayım?
  • hangi tonalitedeyim?
  • sıradaki akor ne?
  • hangi nota güvenli?
  • hangi nota gerilim yaratır?
  • bir sonraki akora nasıl bağlanacağım?

Ve bunların tamamı gerçek zamanlı gerçekleşir.

Üstelik Coltrane bunu 1959’da, bugün kullandığımız dijital çalışma araçlarının hiçbirine sahip olmadan yapıyordu.


4.4. İşte burada Coltrane’in çalışma yöntemi devreye giriyor

Coltrane’in inanılmaz çalışma disiplininden daha önce söz etmiştik.

Bu dönemde yaptığı şeylerden biri: Akorları melodik yapılara dönüştürmekti.

Yani yalnızca: “Bu akor Cmaj7.” diye düşünmüyordu.

Onun üzerinde çeşitli arpejler, gamlar, kromatik bağlantılar ve melodik hücreler çalışıyordu.

Sonra bunları farklı tonalitelere taşıyordu.

Bu yüzden Coltrane’in soloları bazen: bir insanın o anda düşünerek ürettiği müzikten ziyade, önceden inanılmaz derecede hazırlanmış bir dil gibi duyulur.

Ama burada bir paradoks vardır:

Hazırlık ne kadar fazlaysa doğaçlama o kadar özgürleşebilir.

Çünkü müzisyen artık temel mekanizmayı düşünmek zorunda kalmaz.


4.5. Giant Steps kaydı

Albümün büyük bölümü 1959 Mayıs ayında Rudy Van Gelder’ın New Jersey’deki stüdyosunda kaydedildi.

Ama burada Coltrane’in karşısına ciddi bir problem çıktı.

Çünkü bu müzik, eşlik eden müzisyenler için de olağanüstü zordu.

Albümde:

  • John Coltrane — tenor saxophone
  • Tommy Flanagan — piano
  • Paul Chambers — bass
  • Art Taylor — drums yer alıyordu.

Ve özellikle Tommy Flanagan’ın performansı çok ilginçtir.


4.6. Tommy Flanagan’ın “Giant Steps” solosunu dinleyin

Albümün başlık parçasında Flanagan’ın piyano solosuna dikkat ederseniz Coltrane’in ne kadar zor bir armonik ortam yarattığını duyabilirsiniz. Flanagan birkaç yerde tereddüt eder. Bu kötü bir müzisyen olduğu için değildir. Tam tersine.

Akorlar o kadar hızlı hareket etmektedir ki, bu yapının içinde doğaçlama yapmak son derece zordur.

Coltrane ise sonunda kendi solosuna girdiğinde: sanki yol haritasını biliyormuş gibi ilerler.

Bu kayıt Coltrane’in olağanüstü armonik hazırlığının en önemli kanıtlarından biridir.


4.7. Fakat Giant Steps sadece bir “matematik gösterisi” değildir

Burada çok önemli bir yanlış anlaşılma var.

Giant Steps dinleyince bazı insanlar: “Bu sadece çok karmaşık armoni.” diye düşünür.

Hayır. Coltrane’in asıl başarısı: Karmaşık armoniyi melodik hale getirmesidir.

Soloyu sadece: akor → arpej → akor → arpej şeklinde kurmaz.

Cümleler arasında bağlantılar kurar. Bir akorun içindeki nota, bir sonraki akorun başlangıç noktası haline gelebilir. Böylece müzik sürekli ileri doğru akar.


4.8. Şimdi çok ilginç bir şey yapalım

Aynı dönemde Coltrane başka bir Miles Davis albümünde de çalıyordu.

Kind of Blue Ve burada iki farklı Coltrane görürüz.

Bir tarafta:

Giant Steps

→ karmaşık armoni
→ hızlı akor değişimleri
→ yoğun melodik bilgi

Diğer tarafta:

Kind of Blue

→ modal armoni
→ uzun süre aynı armonik alanda kalma
→ boşluk
→ geniş melodik cümleler

Bu iki albüm neredeyse birbirinin zıttıdır. Ve ikisi de 1959 yılında ortaya çıktı.

Bu olağanüstü.


4.9. Miles Davis’in dahiliği burada ortaya çıkıyor

Miles Davis, Kind of Blue‘da müzisyenlere çok daha fazla alan verdi.

Örneğin “So What”ın armonik yapısını düşünün. Uzun süre tek bir modal alan üzerinde kalırsınız.

Bu durumda Coltrane artık: “Bir sonraki akor ne?” diye düşünmek zorunda değildir.

Onun yerine: “Bu ses alanının içinde ne kadar derine gidebilirim?”

diye düşünebilir. Ve sonuçta Coltrane’in soloları uzamaya başlar.


4.10. “So What” solosunu dikkatle dinleyin

Burada özellikle Coltrane’in ilk cümlelerine dikkat edin.

İlk bakışta çok basitmiş gibi gelir. Ama birkaç dakika içinde müzisyen:

  • küçük melodik hücreleri geliştirir,
  • ritimleri değiştirir,
  • register’ı yükseltir,
  • tekrarları farklılaştırır,
  • gerilim yaratır,
  • sonra tekrar çözer.

Yani: Coltrane artık sadece “solo atmıyor”.

Bir hikâye anlatıyor.

Bu özellik ileride A Love Supreme‘de çok daha büyük bir boyuta ulaşacaktır.



4.11. Bu dört insan neden bu kadar önemliydi?

Çünkü Coltrane’in müziği artık yalnızca Coltrane’in müziği değildir.

Dört müzisyenin birbirini sürekli ileri ittiği bir organizmaya dönüşür.

McCoy Tyner: armonik ve ritmik bir temel

Elvin Jones:

neredeyse sürekli hareket eden poliritmik enerji

Jimmy Garrison:

sabitlik, derinlik ve modal özgürlük

Coltrane:

melodik ve ruhsal araştırma oluşturur.

Ve bu dörtlü, caz tarihinin en önemli küçük gruplarından biri haline gelir.


4.12. My Favorite Things — Soprano saksofonun yeniden doğuşu

1960’ta Coltrane’in kariyerindeki başka bir büyük olay:

soprano saksafon . Coltrane soprano saksofonu ciddi biçimde kullanmaya başladığında birçok dinleyici şaşırdı. Çünkü soprano’nun sesi tenor gibi değildi.

Tenor: karanlık, sıcak, güçlü

Soprano: ince, parlak, nüfuz edici bir sese sahiptir.

Ve Coltrane bu enstrümanı kullanarak bambaşka bir müzikal alan açtı.


4.13. “My Favorite Things”

Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein’ın müzikalinden gelen bu şarkı normalde zarif, hatta biraz naif bir şarkıdır. Coltrane ise onu aldı ve: modal bir doğaçlama alanına dönüştürdü.

Parçanın içinde uzun süre tek bir armonik merkez üzerinde kalabildi.

Soprano ile:

  • tekrarlar,
  • modlar,
  • uzun çizgiler,
  • ritmik motifler oluşturdu.

Ve parça artık bir Broadway şarkısından çok: Coltrane’in kişisel meditasyonuna dönüşmüştü.


4.14. İşte Coltrane’in müziği burada değişmeye başlıyor

1959: “Armoniyi nasıl daha karmaşık hale getirebilirim?”

1960: “Armoniyi azaltıp melodik alanı nasıl genişletebilirim?”

Bu çok önemli. Çünkü Coltrane’in gelişimi düz bir çizgi değildir.

Sürekli: karmaşıklık → sadelik → tekrar karmaşıklık → özgürlük arasında hareket eder.


4.15. 1961 — Village Vanguard

1961’de Coltrane artık kendi grubuyla çok daha özgür bir müzik yapmaktadır.

Ve Live at the Village Vanguard dönemi başlar. Burada Elvin Jones’un rolünü özellikle dinlemenizi öneririm. Elvin normal bir “timekeeper” değildir.

Yani: “Bir, iki, üç, dört…” saymakla yetinmez. Davul setinin bütün parçalarını kullanarak Coltrane’e cevap verir.

Coltrane bir cümle söyler: Elvin cevap verir.

Coltrane ritmi değiştirir: Elvin ritmi başka bir yöne çeker.

Ve müzik giderek: konuşma haline gelir.


4.16. McCoy Tyner’ın sırrı

McCoy Tyner’ın piyanosuna özellikle dikkat edin.

Tyner çok güçlü sol el akorları kullanır. Fakat asıl görevi Coltrane’i armonik olarak boğmak değildir.

Tam tersine: Coltrane’in üzerinde hareket edebileceği bir zemin oluşturur.

Bu nedenle Coltrane’in uzun soloları mümkün olur.

Garrison ise çoğu zaman çok daha az nota ile büyük bir iş yapar.

Bu üç müzisyenin:

Tyner + Garrison + Jones

oluşturduğu temel üzerinde Coltrane’in müziği adeta kendi başına büyür.


4.18. Ve 1962–63: Coltrane artık başka bir yerde

Bu dönemde çok ilginç bir şey olur.

Coltrane’in müziği bir taraftan giderek daha özgürleşirken diğer taraftan balladlara geri döner.

Bu nedenle:

  • Ballads
  • John Coltrane and Johnny Hartman

gibi albümler ortaya çıkar. Burada daha önce konuştuğumuz Hartman albümünü yeniden düşünün.

1957’deki “Sheets of Sound” Coltrane’i ile: “My One and Only Love”çalarken duyduğunuz Coltrane aynı kişi. Ama artık: ne zaman çalmaması gerektiğini biliyor.

Bu çok büyük bir gelişmedir.


4.18. Asıl olgunluk burada

Genç Coltrane: “Ne kadar çok şey söyleyebilirim?” diye soruyordu.

Olgun Coltrane: “Söylemem gereken tek şey nedir?” diye soruyor.

Bence Coltrane’in sanatındaki en büyük dönüşüm budur.

Bu yüzden Johnny Hartman albümü çok önemlidir. Çünkü bu albüm onun teknik kapasitesinin değil,

müzikal olgunluğunun kanıtıdır.


4.20. Ve şimdi 1964’e geliyoruz

Bütün bu yolculuk:

1946 → 1950 → 1955 → 1957 → 1959 → 1960 → 1961 → 1963

sonunda bir noktada birleşir.

Ve o noktanın adı:

A LOVE SUPREME

Coltrane artık:

  • bebop’u biliyor,
  • blues’u biliyor,
  • R&B’yi biliyor,
  • Miles’ın modal yaklaşımını yaşamış,
  • Monk’tan armonik özgürlüğü öğrenmiş,
  • Giant Steps ile armoniyi parçalamış,
  • soprano ile modal alanlar yaratmış,
  • Elvin Jones ile ritmi serbestleştirmiş,
  • McCoy Tyner ile dev bir armonik yapı kurmuş,
  • balladlarla melodik olgunluğa ulaşmış,
  • ve bütün bunları kendi ruhsal arayışıyla birleştirmiştir.

İşte “A Love Supreme” bu nedenle sadece bir albüm değildir.

Coltrane’in önceki yaklaşık 20 yıllık hayatının müzikal özeti gibidir.

https://images.openai.com/static-rsc-4/lgBPHeWD6Vhnxzb5Gp3rH4qh_MWqGMC0TAGhtWXVKo9Rz3uDEgqYifpO8jmRXfYGtMuJ-DXHTd8Kh7dAuF4EYdLsoAWkR0FmYZIVOEpLLiNWABfVId4B7vhbo1tt63A1QDoiCAuAJ3-XeKEoRV-SKUJ3s3qBrpvW3KCWj3WdPlShTNmaHdromRLN499bDCfr?purpose=fullsize

V. BÖLÜM — A Love Supreme: Coltrane’in Tanrı’ya yazdığı müzik

Orada albümü dört bölüm halinde (Acknowledgement → Resolution → Pursuance → Psalm) tek tek inceleyip, özellikle “Acknowledgement” bölümündeki dört notalı motifin nasıl bütün albümün ruhsal omurgasına dönüştüğünü, Coltrane’in “Psalm”da sözleri söylemeden nasıl adeta dua ettiğini, Elvin Jones–McCoy Tyner–Jimmy Garrison üçlüsünün neden bu kadar olağanüstü çalıştığını ve bu albümün neden caz tarihinin en önemli kayıtlarından biri sayıldığını anlatacağız

https://images.openai.com/static-rsc-4/IeHHORBFCs0jhA6_u3GagfU7hM7cKJunaen8qmhxjYyP5Ho2vM6thBZy8g4jcX--qv041nZz8tQiI3myyRuEAlOMYRYgsiyAFNqhRMDfyekXHBru10epYcl_RgHy7mgwUmr-K4TNotprVqPVjYNxIyEe_sfrxfeAbbNrbD78g3K8jFUTKl0XPck4VcJxCI7c?purpose=fullsize

https://images.openai.com/static-rsc-4/WLBxZTPHQdKV2lgkGgwgc284HGR4X4mM2rPMCEfQBKR9JcKPVjQyrd2WZCBveJ8fY1ymlVpKnK9PlxwFnXx_Ik4cI0aiMq4bX4--vWagJ1bh6viW4PJha8EqZhE7GyM2bsAyoRmeqR6RCgUoWJVo7E_Lct6-xxW9J_A-lrBNtj9a57lcoIhwUXrQ3b0aoLpW?purpose=fullsize

V. BÖLÜM — A LOVE SUPREME

John Coltrane’in müzikle ettiği dua

1964 yılının sonuna geldiğimizde Coltrane artık yalnızca büyük bir caz saksofoncusu değildir.

Onun için müzik giderek başka bir anlama dönüşmüştür.

1957’de bağımlılıktan kurtuluşu ve yaşadığı ruhsal dönüşümden sonra başlayan süreç, 1964’te çok özel bir noktaya ulaşır:

Coltrane artık müziği Tanrı’ya, varoluşa ve insanlara karşı bir şükran ifadesi olarak görmektedir.

Ve bunun sonucunda caz tarihinin en etkileyici albümlerinden biri ortaya çıkar:

1. 9 Aralık 1964 — Rudy Van Gelder Stüdyosu

9 Aralık 1964.

New Jersey, Englewood Cliffs. Rudy Van Gelder’ın stüdyosu.

Aynı mekânı artık defalarca gördük:

  • Blue Train
  • Giant Steps
  • birçok Miles Davis kaydı
  • John Coltrane and Johnny Hartman

Ve şimdi:

A Love Supreme.

Coltrane’in yanında yine o olağanüstü dörtlü vardır:

John Coltrane — tenor saxophone
McCoy Tyner — piano
Jimmy Garrison — bass
Elvin Jones — drums

Bu kadro, Coltrane’in Classic Quartet olarak adlandırılan döneminin zirvesidir.


5.2. Neden bu dört müzisyen?

Bunu anlamak için onları ayrı ayrı düşünelim.

McCoy Tyner

Coltrane’in armonik dünyasını genişletiyor. Onun piyanosu sadece akor basmıyor.

Müziğin altında sürekli hareket eden bir harmonik okyanus yaratıyor.

Jimmy Garrison

En az konuşan ama en önemli kişilerden biri. Garrison’ın bası müziğe ağırlık ve yön veriyor.

Bazen yalnızca birkaç nota çalıyor ama o notalar müziğin bütün yapısını ayakta tutuyor.

Elvin Jones

Burada kelimeler biraz yetersiz kalıyor.

Elvin’in davulculuğu: ritim tutmak değil, ritim yaratmak.

Ziller, tomlar, kick ve trampet birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi duyuluyor.

Fakat aslında hepsi Coltrane’in melodik hareketine tepki veriyor.

Coltrane Bütün bunların üzerinde: saksafonla dua ediyor.

Bu nedenle A Love Supreme‘i sadece Coltrane’in albümü olarak değil, dört kişinin aynı anda nefes aldığı bir organizma olarak dinlemek gerekir.


5.3. Albüm aslında dört bölümlük bir eser

A Love Supreme dört parçadan oluşur:

1. Acknowledgement

2. Resolution

3. Pursuance

4. Psalm

Bu dört bölüm rastgele sıralanmış değildir. Bir çeşit ruhsal yolculuk oluştururlar.

Kabaca: Şükran → Karar → Arayış → Dua şeklinde düşünebiliriz.

Ve albümün bütün hikâyesi yaklaşık 33 dakika içerisinde anlatılır.


5.4. Birinci bölüm: Acknowledgement

Albümün en meşhur başlangıçlarından biridir. Jimmy Garrison’ın kontrbası gelir.

Sonra dört notalı bir motif:

A – B♭ – F – A♭

Bu motif albümün DNA’sı gibidir. Daha sonra Coltrane’in sesi gelir.

Ve bir noktada Coltrane:“A Love Supreme” ifadesini melodik olarak tekrar etmeye başlar.

Burada çok ilginç bir şey gerçekleşiyor. Coltrane aslında bir söz söylüyor.

Ama bunu vokal ile değil: tenor saksofonla söylüyor.


5. 5. “A Love Supreme” neden bu kadar önemli?

Çünkü Coltrane’in amacı yalnızca güzel bir melodi yazmak değildir.

Albümün liner notlarında kendi ruhsal dönüşümünden ve Tanrı’ya duyduğu minnettarlıktan bahseder.

1957’de hayatındaki dönüşümün kendisine yeniden yön verdiğini düşünüyordu.

1964’e gelindiğinde artık bunu müziğin merkezine koymuştur.

Dolayısıyla: A Love Supreme bir şarkı adı olmaktan çok: bir mantra gibi davranır.

Coltrane aynı fikri tekrar tekrar söyler. Fakat her tekrar aynı değildir.

Ton değişir. Ritim değişir. Yoğunluk değişir. Sesin yüksekliği değişir.

Böylece aynı dört kelime sürekli başka bir ruh hali kazanır.


6.6. Burada bir ayrıntıyı özellikle dinleyin

İlk dinleyişte:

“A Love Supreme, A Love Supreme…” dersiniz.

Ama kulaklıkla veya iyi bir sistemle dikkatlice dinlediğinizde başka bir şey duyarsınız.

Coltrane’in saksofonunun arkasında: Elvin Jones sürekli hareket ediyor.

Ziller birbirine cevap veriyor. Garrison bası motifin temelini koruyor.

Tyner ise armonik alanı genişletiyor. Yani Coltrane’in söylediği mantra sabitken:

grubun geri kalanı sürekli hareket ediyor. Bu müthiş bir karşıtlıktır.


5.7. Sonra vokal geliyor

“Acknowledgement”ın sonunda Coltrane’in saksofonuyla çaldığı motif giderek vokal benzeri bir biçime dönüşür.

Burada dikkat çekici olan: sesin insan sesi ile enstrüman arasında kalmasıdır.

Coltrane’in saksofonu artık konuşuyor gibi değil.

Söylüyor. Bu, onun müziğinde çok önemli bir aşamadır.


5.8. İkinci bölüm: Resolution

Şimdi albümün karakteri değişir.

Resolution. “Şükran”dan sonra: karar. Coltrane’in tenor tonu burada daha sert ve saldırgan hale gelir.

Daha önceki: Giant Steps enerjisini yeniden duyabilirsiniz.

Fakat arada büyük bir fark vardır.

1959’da Coltrane:

“Armonik olarak ne kadar ileri gidebilirim?” diye soruyordu.

1964’te:

“Bu enerjiyi ruhsal olarak nereye götürebilirim?” diye soruyor.

Aynı teknik kapasite artık başka bir amaç için kullanılıyor.


5.9. Elvin Jones burada inanılmaz

“Resolution”ı özellikle Elvin Jones için dinlemenizi tavsiye ederim.

Elvin’in davulları Coltrane’in cümlelerinin arkasında sadece ritim vermiyor.

Adeta: Coltrane’i itiyor.

Coltrane bir cümle çalıyor. Elvin:cevap. Coltrane daha yüksek register’a çıkıyor.

Elvin: daha büyük enerji. Coltrane tekrar ediyor. Elvin: ritmik varyasyon.

Bu artık klasik anlamda: solist + eşlikçi ilişkisi değildir.

Daha çok:

dört müzisyenin ortak doğaçlamasıdır.


5.10. Üçüncü bölüm: Pursuance

Bence albümün en çarpıcı bölümlerinden biridir.

Başlangıçta Elvin Jones’un davulları gelir.

Ve gerçekten de: kovalamaca hissi oluşur.

“Pursuance” kelimesini Türkçeye:

Arayış / peşinden gitme / takip gibi çevirebiliriz.

Bu bölümde Coltrane’in enerjisi çok yüksektir. Sanki bir şey aramaktadır.


5.11. Burada Coltrane’in geçmişiyle bağlantı kurmak

Şimdi çok güzel bir bağlantı ortaya çıkıyor.

1957: bağımlılık → kriz → dönüşüm

1959: Giant Steps → armonik araştırma

1960: My Favorite Things → modal özgürlük

1961–63: Classic Quartet → grup etkileşimi

1964: A Love Supreme → ruhsal arayış

Yani “Pursuance” yalnızca bir caz parçası değildir. Coltrane’in bütün hayatındaki:

“daha ileri gitme” dürtüsünün müzikal karşılığı gibi düşünülebilir.


5.12. Ve son bölüm: Psalm

Burada her şey değişir. Albümün son bölümü:

Psalm

Coltrane burada artık neredeyse tamamen farklı bir müzik dili kullanır.

Davul daha geri çekilir. Müzik yavaşlar. Tenor saksofonun sesi daha konuşkan hale gelir.

Ve çok önemli bir şey vardır:

Coltrane burada aslında bir metni saksofonla “okur”.

Bu parçanın temelinde Coltrane’in yazdığı şiirsel bir dua/metin bulunur.

O metni tenor saksofonuyla melodik olarak ifade eder.

Dolayısıyla: Psalm bir solo değildir.

Bir çeşit: müzikal dua / ilahi okuma gibidir.


5.13. Burası Coltrane’i anlamanın anahtarıdır

Coltrane’in müziğinin neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak için onun teknik kapasitesine bakmak yeterli değildir.

Asıl mesele şudur: Teknik, mesajın hizmetine girmiştir.

1950’lerde: teknik → amaç gibi görünüyordu.

1964’te: teknik → araç haline gelmiştir. Bu devasa bir farktır.


5.14. “Psalm”ı ilk kez dinlerken ne yapmalısınız?

Hiç analiz etmeyin. Akorları düşünmeyin. “Bu hangi mod?” diye bakmayın.

Sadece Coltrane’in cümlelerini takip edin.

Saksofonun:

  • yükselişlerini,
  • düşüşlerini,
  • nefeslerini,
  • vibratosunu,
  • ses rengini,
  • cümleler arasındaki boşlukları dinleyin.

Bir süre sonra gerçekten de:

bir insanın konuştuğunu hissediyorsunuz.

İşte Coltrane’in “saxophone as voice” anlayışının en ileri noktalarından biridir.


5.15. Ve şimdi çok önemli bir soru:

Coltrane gerçekten dindar mıydı?

Evet — fakat onu tek bir din kategorisine sıkıştırmak doğru olmaz. Coltrane’in manevi dünyası yıllar içinde çok genişledi. Hristiyanlık onun temel geçmişiydi.

Ama daha sonra:

  • Hinduizm,
  • Budizm,
  • İslam,
  • Afrika ve Asya dini düşünceleri,
  • farklı mistik gelenekler üzerine okudu.

Bu nedenle onun “Tanrı” kavramı zamanla oldukça evrensel bir nitelik kazandı.

Bu durum A Love Supreme‘in müziğine de yansır.

Albüm: belirli bir mezhebin ibadeti olmaktan çok, evrensel bir şükran ifadesi

gibi algılanabilir.


5.16. Coltrane’in albümle ilgili çok önemli düşüncesi

Coltrane’in kendi anlatımından anladığımız kadarıyla müzik yoluyla insanlara mutluluk vermek ve yaşamın iyiliğine katkıda bulunmak istiyordu.

Bu noktada Coltrane’i sadece:

“avant-garde cazın öncüsü” olarak görmek eksik kalır.

Çünkü onun müziğinin temelinde giderek: insanlara ulaşma isteği vardı.

Bu nedenle çok karmaşık müzik yaptığı dönemlerde bile tamamen kapalı bir sanatçı olmadı.


5.17. A Love Supreme neden bu kadar büyük?

Çünkü albüm aynı anda birkaç şeyi başarır: Müzikal olarak Bebop, modal jazz, blues ve Coltrane’in kişisel armonik dili birleşir.

Teknik olarak Dört müzisyen olağanüstü seviyede doğaçlama yapar.

Ritmik olarak Elvin Jones’un poliritmik yaklaşımı müziği sürekli ileri taşır.

Armonik olarak McCoy Tyner son derece yoğun ama organik bir temel yaratır.

Melodik olarak Coltrane tekrar, motif ve varyasyonla büyük bir yapı kurar.

Ruhsal olarak Albüm baştan sona bir yolculuk hissi verir.

Ve belki en önemlisi:

Teknik karmaşıklık ile duygusal açıklık aynı eserde birleşir.


5.18. Şimdi Coltrane’in hayatındaki trajik ironiyi görelim

A Love Supreme: 1964 Aralık kaydedildi. 1965 Ocak yayınlandı.

Coltrane 1965’te hâlâ yalnızca 38 yaşındadır. Ama bu albümden sonra müziği daha da radikalleşecektir.

McCoy Tyner ve Elvin Jones’un içinde bulunduğu klasik dörtlünün sonuna yaklaşılır.

Ve Coltrane:

özgür caz

avant-garde

spiritüel müzik alanlarına doğru hızla ilerler.

Bu noktada bazı eski dinleyicileri onu takip etmekte zorlanacaktır.


5.19. Ve şimdi Coltrane’in en tartışmalı dönemi başlıyor

1965’ten sonra: Pharoah Sanders hayatına girer.

Alice Coltrane grubun çok önemli bir parçası olur.

Rashied Ali davulda Elvin Jones’un yerini alır.

Ve Coltrane’in müziği:

Blue Train dönemindeki cazdan, hatta A Love Supreme dönemindeki cazdan bile çok daha ileri gider.

Albüm: Ascension olur.

Burada artık:

“Bir dörtlü ne kadar özgür olabilir?”

sorusunu değil,

“Bir caz orkestrası tamamen özgür bir kolektif ses haline gelebilir mi?”

sorusunu sorar.

1946
Genç Coltrane
↓
1951–54
R&B / bebop / profesyonel deneyim
↓
1955
Miles Davis
↓
1957
Kriz + bağımlılıktan kurtuluş + Monk
↓
1957
Blue Train
↓
1959
Giant Steps
↓
1959
Kind of Blue
↓
1960
My Favorite Things
↓
1961–63
Classic Quartet
↓
1963
Johnny Hartman
↓
1964
Crescent
↓

1964 — A Love Supreme

↓
1965
Ascension
↓
1966
Meditations / Live in Japan
↓
1967
Expression / son kayıtlar
↓
17 Temmuz 1967

Ve burada hikâye trajik biçimde sona erecek.

Ama müziği bitmeyecek.

VI. BÖLÜM — COLTRANE’İN SINIRLARI YIKTIĞI YILLAR

1965–1967: Ascension, Pharoah Sanders, Alice Coltrane ve Rashied Ali

Coltrane neden bir anda “çok sert” çalmaya başladı?

1965–1967: Ascension, Pharoah Sanders, Alice Coltrane, Rashied Ali ve özgür caz

Burada özellikle McCoy Tyner neden ayrıldı? Elvin Jones neden ayrıldı? Coltrane neden Pharoah Sanders gibi çok daha sert bir saksofoncuyla çalışmaya başladı? Alice Coltrane’in rolü neydi? Coltrane’in müziği gerçekten “kaosa” mı dönüştü, yoksa arkasında bambaşka bir düzen mi vardı? sorularını anlatacağız.

Ve çok ilginç bir noktaya geleceğiz:

1967’de ölen Coltrane ile 1967’nin başındaki Coltrane arasında bile büyük bir değişim vardır.

Yani Coltrane 40 yaşına gelmeden birkaç kez yeniden doğmuş gibidir.

Kesinlikle. Şimdi Coltrane’in hayatındaki en radikal ve en çok yanlış anlaşılan döneme giriyoruz. Burada artık mesele sadece “hangi albümü yaptı?” değil; neden müziğini değiştirdi, neden en yakın çalışma arkadaşlarını kaybetti ve ölümüne kadar nasıl bambaşka bir müzik dünyasına geçti?

1964’ün sonunda A Love Supreme yapılmıştı. Coltrane artık caz tarihinin en büyük müzisyenlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

Normalde burada bir sanatçının:

“Artık bulduğum dili geliştireyim.” demesini beklersiniz.

Coltrane ise tam tersini yaptı.

Kendini yeniden rahatsız etmeye başladı.

Ve bunun sonucunda 1965–67 arasında ortaya çıkan müzik, bugün bile dinleyicileri ikiye böler.

6.1. Önce şu soruyu cevaplayalım:

McCoy Tyner neden ayrıldı?

Bu çok önemli. Çünkü McCoy Tyner, Coltrane Quartet’in temel direklerinden biriydi.

Tyner ile Coltrane’in müzikal ilişkisi olağanüstüydü. Ama 1965’e gelindiğinde Coltrane’in aradığı şey değişmişti.

Coltrane giderek:

  • daha özgür armoni,
  • daha yoğun kolektif doğaçlama,
  • daha uzun sololar,
  • daha az geleneksel akor yapısı,
  • daha yüksek ses yoğunluğu istiyordu.

McCoy Tyner’ın piyano anlayışı ise hâlâ güçlü bir armonik yapı üzerine kuruluydu.

Ve burada çok önemli bir problem ortaya çıktı:

Coltrane’in müziği piyanonun armonik desteğine gittikçe daha az ihtiyaç duymaya başladı.

Hatta bazen piyano, Coltrane’in aradığı özgürlüğün önünde bir sınırlama gibi hissedilebiliyordu.

Tyner daha sonra Coltrane’in müziğinin kendi müzikal anlayışından çok uzaklaşmaya başladığını belirtti.

Bu bir düşmanlık değildi.

Daha çok:

“Artık aynı yöne gitmiyoruz.” durumuydu.

6. 2. Elvin Jones neden ayrıldı?

Aynı şey Elvin Jones için de geçerliydi. Elvin’in Coltrane ile ilişkisi olağanüstüydü.

Fakat Coltrane artık ritmik olarak da yeni bir şey arıyordu.

Ve bu arayışın sonucu: Rashied Ali  oldu.Burada çok büyük bir değişiklik meydana geldi.

Elvin Jones’un davulculuğu: çok yoğun ama hâlâ belirgin bir ritmik merkez oluşturuyordu.

Rashied Ali ise: aynı anda birden fazla ritmik katman yaratmaya daha yatkındı.

Bu nedenle Coltrane’in yeni müziği için daha uygun hale geldi.   

 

6.3. Rashied Ali neden Coltrane için bu kadar önemliydi?

Çünkü Ali ile Coltrane arasındaki ilişki artık: davulcu + saksofoncu ilişkisi değildi.

İki müzisyen aynı anda doğaçlama yapıyordu.

Ali’nin davulunda belirgin bir:

“Şimdi dört vuruşluk ölçü başladı.” hissi daha azdı.

Bunun yerine sürekli değişen:

  • ritmik hücreler,
  • ziller,
  • tomlar,
  • vurgular,
  • sessizlikler vardı.

Coltrane de bunun üzerine:

  • uzun sesler,
  • çığlık benzeri üst register,
  • multiphonics,
  • aşırı yoğun kromatizm,
  • tekrarlar kurabiliyordu.

Sonuç: müzik artık “şarkı” gibi davranmıyordu. Bir ses alanı haline geliyordu.

                                                                                                  @stüdyoARTLINE HakanNart

6.4. Sonra Pharoah Sanders geliyor

Ve işte burada Coltrane’in müziğinde en radikal değişim başlıyor.

Pharoah Sanders

Sanders’ın tenor saksofonu Coltrane’in sesinden çok farklıydı. Coltrane’in 1960’lardaki sesi bile oldukça sertleşmişti. Sanders ise bunu daha da ileri götürdü.

Onun çalımında:

  • çığlıklar,
  • aşırı tiz sesler,
  • kaba ve ham tonlar,
  • growl,
  • overblowing,
  • multiphonics,
  • kontrol edilmiş gürültü vardı.

İlk dinleyişte bazı insanlara:

“Saksofon bozulmuş.” gibi bile gelebilir. Ama bu yanlış bir değerlendirmedir.

Sanders’ın yaptığı şey:

saksofonun sesini geleneksel “güzel ton” anlayışından kurtarmaktı.

6.5. Coltrane neden böyle bir müzisyeni grubuna aldı?

Çünkü Coltrane artık güzel ses aramıyordu.

Hakikat arıyordu.

Bu ifade biraz şiirsel gelebilir ama Coltrane’in o dönemki müziğini anlamak için çok uygun.

1957’de:

“Hayatımı değiştirmeliyim.”

1964’te:

“Tanrı’ya şükretmeliyim.”

1965’te ise:

“Müziğin sınırı nerede?” sorusuna geçiyor.

Ve Sanders’ın sertliği bu arayışa uyuyordu

6.6. Ascension — işte büyük kırılma

  1.  Coltrane bir quartet albümü yapmak yerine daha büyük bir grup topluyor.

Yaklaşık on müzisyen. İki alto saksofon, iki tenor saksofon, trompetler, trombon, piyano, bas, davul…

Ve ortaya: Ascension çıkıyor. Bu albüm klasik anlamda bir caz albümü değildir.

Bir bakıma: orkestral özgür doğaçlama gibi düşünülebilir.

 Ascension‘ı dinlediğinizde neden kaos gibi geliyor?

Çünkü alıştığımız müzikal hiyerarşi ortadan kalkıyor.

Normal bir caz grubunda: tema → solo → solo → tema gibi bir yapı vardır.

Ascension‘da ise:

kolektif ses → bireysel doğaçlama → kolektif patlama → tekrar bireysel ses → yeniden kolektif ses

gibi bir yapı oluşur.

Yani müzik: bireysel olmaktan kolektif olmaya geçer.

Ama burada çok önemli bir yanlış anlaşılma var Ascension rastgele çalınmış bir gürültü değildir.

Tam tersine. Coltrane’in belli bir yapısı vardır.

Belirli bir armonik ve melodik çerçeve üzerine müzisyenlere özgürlük tanır.

Yani:

Özgürlük = kuralsızlık değildir.

Coltrane’in müziğinin bu dönemini anlamanın anahtarı budur.

Coltrane’in müziği neden giderek daha yüksek sesli oldu?

Çünkü Coltrane’in müzikal dili artık yalnızca melodik bilgi aktarmıyordu.

Fiziksel bir deneyim yaratmaya başladı.

Dinleyici:

  • sesin yoğunluğunu,
  • nefesin basıncını,
  • saksofonun titreşimini,
  • davulun fiziksel enerjisini hissediyor.

Bu açıdan Coltrane’in 1965–67 dönemi biraz:

müzik + beden + ruh üçgenine dönüşüyor.

Alice Coltrane burada çok önemli

Şimdi çok önemli bir kişiye dönelim:

Alice Coltrane

Alice, Coltrane’in hayatına 1960’ların başında girmişti. Başlangıçta piyanist olarak tanınan Alice, zamanla Coltrane’in müzikal ve ruhsal dünyasında çok önemli bir figür haline geldi. McCoy Tyner ayrıldıktan sonra Alice grubun piyanisti oldu.

Ama Alice’in rolünü:

“McCoy’un yerine gelen piyanist” diye düşünmek büyük hata olur.

Çünkü Alice’in piyanosu tamamen farklı bir dünya açtı.

Alice’in piyanosunda neden farklı bir şey duyuyoruz?

McCoy Tyner:harmonik yapı + ritmik enerji üzerinden ilerliyordu.

Alice ise giderek: modal alan + mistik atmosfer + geniş ses kümeleri yaratmaya başladı.

Özellikle arp kullanımıyla birlikte müziğe çok farklı bir renk geldi.

Bu nedenle Coltrane’in son dönem kayıtlarında piyano artık yalnızca:

“Coltrane’in arkasındaki armonik destek” değildir.

Bir ruhsal atmosfer yaratır.

 Coltrane ve Alice’in ilişkisi sadece müzikal değildi

İkisinin ilişkisi aynı zamanda yoğun bir manevi paylaşım içeriyordu. Coltrane’in ölümünden sonra Alice’in müziğinin giderek daha spiritüel bir karakter kazanması tesadüf değildir. Aslında Alice, Coltrane’in son dönemindeki ruhsal araştırmanın en önemli tanıklarından biridir. Daha sonra kendi solo kariyerinde bu dünyayı çok daha ileri taşıdı.

Peki Coltrane neden daha fazla “özgür” oldu?

Bence bunun üç nedeni vardı.

Birincisi: Armonik hedeflerini tüketmişti.

Giant Steps gibi eserlerde armoniyi olağanüstü seviyede zorladı.

Artık:

“Bir sonraki akor ne?” sorusundan uzaklaşmak istiyordu.

İkincisi: Spiritüel arayışı derinleşmişti.

A Love Supreme bir son değil, yeni bir başlangıçtı.

Coltrane artık müziği daha doğrudan bir ruhsal deneyim olarak görüyordu.


Üçüncüsü: Kendini tekrar etmekten korkuyordu.

Bu çok önemli. Coltrane’in kariyerine baktığınızda sürekli bir şey görürüz:

Kendi bulduğu dili kısa sürede terk eder.

Blue Train → Giant Steps

Giant Steps → My Favorite Things

My Favorite Things → Live at the Village Vanguard

Vanguard → A Love Supreme

A Love Supreme → Ascension

Ascension → Meditations

Bu inanılmaz bir hızdır.

6.6. 1966 — Meditations

Meditations döneminde Coltrane artık çok daha yoğun bir müzik yapar.

Kadrosunda:

  • Coltrane
  • Pharoah Sanders
  • Alice Coltrane
  • Jimmy Garrison
  • Rashied Ali gibi isimler vardır.

Burada iki tenor saksofonun aynı anda kullanılması çok önemlidir.

Coltrane ve Sanders birlikte çaldığında: iki ayrı insan sesi gibi duyulurlar.

Coltrane daha kontrollü ve yapılandırılmıştır. Sanders daha ham ve patlayıcıdır.

Bu karşıtlık müziğin dramatik gücünü artırır.

Coltrane ile Sanders arasındaki fark

Bunu özellikle dinleyin.

Coltrane: “Bir fikri ileri götürüyorum.”

Sanders: “Sesin kendisini keşfediyorum.”

İkisi birlikte: fikir + ham enerji oluşturur.

Bu nedenle Sanders’ın Coltrane’in yanında bulunması çok önemlidir.

Coltrane’in kendi sesini daha da uçlara taşımasına izin verir.

6.7. Japonya konserleri — 1966

1966’da Coltrane Japonya’ya gider. Burada çok önemli canlı kayıtlar ortaya çıkar.

Ve Japon seyircisinin Coltrane’e gösterdiği ilgi olağanüstüdür. Bu konserler Coltrane’in müziğinin artık Amerikan caz çevresinin çok ötesine geçtiğini gösterir. Fakat aynı zamanda müziğin ne kadar uzun ve yoğun hale geldiğini de duyarsınız.

Bazı parçalar: 20–30 dakika  hatta daha uzun süreler boyunca gelişebilir.

Bu artık 1950’lerin:

“tema → kısa solo → tema” jazz’ı değildir.

Coltrane’in bu dönemdeki müziği bazen eleştirmenler tarafından:

“Artık sadece bağırıyor.” şeklinde eleştirildi.

Fakat bu eleştiri onun müziğinin altında bulunan yapıyı kaçırıyordu.

Coltrane’in son dönem doğaçlamalarında hâlâ:

  • motif,
  • tekrar,
  • varyasyon,
  • ritmik yapı,
  • tonal merkez,
  • melodik gelişim vardı.

Sadece bunların sınırları çok daha genişlemişti.

Coltrane gerçekten “kaosa” mı geçti?

Hayır.

Daha doğru ifade:

Kontrollü kaosun sınırlarını araştırdı.

Ve bu çok farklı bir şeydir. Bir orkestra düşünün. Herkes aynı melodiyi çalarsa:

düzen vardır ama sürpriz azdır. Herkes tamamen rastgele çalarsa:

özgürlük vardır ama anlam azalabilir.

Coltrane’in aradığı şey: düzen ile özgürlük arasındaki sınırdır.

1967 — Coltrane’in son yılı

Coltrane’in sağlığı bozulmaya başlar. Karaciğer kanseri olduğu sonradan anlaşılır.

Fakat çevresindeki birçok kişi hastalığın ne kadar ilerlemiş olduğunu bilmiyordu.

Coltrane çalışmaya devam etti.

Ve burada çok şaşırtıcı bir şey var.

Hastalığı ağırlaşırken bile müzikal olarak durmadı.

1967’de:

  • Expression
  • Stellar Regions
  • Interstellar Space

gibi daha sonra yayımlanan kayıtlar ortaya çıktı. Bunların bazıları ölümünden sonra yayımlandı.

Interstellar Space

Bu kayıt özellikle çok önemlidir.

Çünkü Coltrane burada: sadece Rashied Ali ile çalar.Saksafon + davul.

Piyano yok. Bas yok. Akordu belirleyen klasik bir armonik enstrüman yok.

Yani: Coltrane + Ali baş başa.

Bu, Coltrane’in daha önce kurduğu quartet’in bile ötesinde bir özgürlük seviyesidir.

Bu müziği dinlerken artık Giant Steps‘i hatırlayın

1959:

Giant Steps

Coltrane:

“Armoninin içinde mümkün olduğunca hızlı hareket etmek istiyorum.”

1967:

Interstellar Space

Coltrane:

“Artık armonik zemine bile ihtiyacım var mı?” İşte aradaki fark budur.

Bu nedenle Coltrane’in kariyerini bir çizgi olarak düşünmek yerine bir spiral olarak düşünmek daha doğru.

Interstellar Space. Yani Coltrane’in en önemli özelliği belki de virtüözlüğü değil.

Kendini sürekli reddetme cesaretiydi.

Kendi bulduğu yönteme bile bağlanmadı.

Eski fikirlerine tekrar tekrar dönüyor ama her seferinde başka bir seviyede.                                        

                                                                                                        @stüdyoARTLINEHakan Nart

Ve ölüm

John Coltrane: 17 Temmuz 1967 tarihinde, 40 yaşında hayatını kaybetti.

Bu çok genç bir yaştır. Daha korkunç olan ise şudur:

Müzikal olarak hâlâ gelişmekteydi.

Henüz 40 yaşındaydı.

Bugün 40 yaşında bir müzisyen için:

“Kariyerinin ortalarında.” deriz.

Coltrane için ise hayatının son birkaç yılı müzikal açıdan inanılmaz hızlı bir dönüşüm dönemiydi.

Coltrane’in son dönemini tek cümlede nasıl anlatabiliriz?

1950’lerin Coltrane’i:

“Nasıl daha iyi çalarım?”

1960:

“Nasıl daha özgür çalarım?”

1964:

“Müziğim ne anlama geliyor?”

1965–67:

“Müzik aracılığıyla ne kadar ileri gidebilirim?”

Ve belki de en önemlisi:

“Saksofonun sınırı nerede?”

Coltrane bu sorunun cevabını bulamadan öldü. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar canlı.

VII. BÖLÜM — SAHNENİN DIŞINDAKİ JOHN COLTRANE

Eş, baba, oğul, dost ve müziğe kendini adamış bir insan

Coltrane’in hayatına dışarıdan bakıldığında tuhaf bir çelişki görülür.

Bir tarafta sahnede neredeyse sınır tanımayan, dakikalar boyunca inanılmaz yoğunlukta doğaçlama yapan, armoniyi parçalayıp yeniden kuran bir müzisyen vardır.

Diğer tarafta ise fotoğraflarında çoğu zaman sessiz, düşünceli, hatta biraz içine kapanık görünen bir adam görürüz. Bu iki görüntü aslında birbirine zıt değildir.

Tam tersine, Coltrane’in müziğini anlamanın anahtarı belki de budur.


7.1. Philadelphia’daki ev: Coltrane’in “özel dünyası”

1950’lerin başında John Coltrane’in hayatı henüz bugün bildiğimiz efsaneden çok uzaktı.

1952’de Philadelphia’da 1511 North 33rd Street adresindeki evi satın aldı. Burası onun yalnızca yaşadığı bir ev değildi; hayatının önemli bir döneminde annesi, kuzeni Mary Alexander ve bir aile dostuyla birlikte yaşadığı gerçek bir aile ortamıydı. 1955’te Juanita Austin ile evlendikten sonra Naima da bu eve taşındı.

https://images.openai.com/static-rsc-4/dX7vY-UKY4-NbWvKxQ9lg2o7ACEWHNQNQ3JGxHLNGZqOn44IvLT5DFGoXVAUV2GX6eqot-LQnVwJZJYSeHZule9UKw8n-oemac9QTugM9jLoMR2zb_z_-MZFdesJ26zGddGKCa_eJ48ETS5r_H-N6_8_82svvSf0P009kPyUMVHIhqI8icSF8mi13JDVBveY?purpose=fullsize
https://images.openai.com/static-rsc-4/7sWxfHIzajDJRQ1X0FFCVx_j4It24YN-DbnnkqQnt22hQ6FiqE4p_VvJG7VKIdTizIQwE0genKCnrVIlGlPUc2W68pUV5xusBQw-KjwHVIrxlK3e-2alAEVoGkQVHYzrtA7BzVZ10qR59gFi3v5OWmyyfdN2QO5iyyrKRG6TP_takn_Y3WzbY8oTg_9nfcCr?purpose=fullsize
https://images.openai.com/static-rsc-4/xVXIUapUx6Oa_ZhUKZlsK1IQnQP7y3oLv_6Grt-uMt7ztnyx1765TJIIUZs-n7LJNYf368iDeMJW12KHLPc3cg3Wj5rJCUs7ecczdE9YngjZgTML1XqT7SuKs1rbSL0SYv5eddpbpFVVCOJiEOhVIpl7zy1oLzDchWmrwD1cjOjT-UEPfVWsSWDISkPasM9r?purpose=fullsize

Burada önemli bir nokta var.

Bugün Coltrane’in hayatını anlatırken çoğu zaman:

Miles Davis → Monk → Giant Steps → My Favorite Things → A Love Supreme

şeklinde bir müzik tarihi çizgisi kuruyoruz.

Fakat onun gerçek hayatında bu albümler arasında ev, aile, para kazanma, evlilik, çocuklar, çalışma, seyahat ve gündelik hayat vardı.

Yani Giant Steps‘i yapan adam aynı zamanda eve dönen bir kocaydı.

A Love Supreme‘i yazan adam aynı zamanda çocuklarının babasıydı.

Bu ayrımı görmek önemli.


7.2. Naima: Coltrane’in hayatındaki ilk büyük aile bağı

John Coltrane’in ilk eşi Juanita Grubbs, daha sonra Juanita Austin ve müzik tarihinde Naima Coltrane olarak tanınır.

Çift 3 Ekim 1955’te evlendi. Naima, Coltrane’in hayatında yalnızca romantik bir figür değildi; onun 1950’lerin ortasındaki yaşamının önemli bir parçasıydı. Library of Congress’in Coltrane evi üzerine hazırladığı tarihsel belgede de evlilik tarihi ve birlikte yaşadıkları ev açıkça belgeleniyor.

Ve burada çok güzel bir ayrıntı var:

“Naima” yalnızca bir insan adı değildir.

Coltrane’in bestelediği “Naima”, onun en güzel ve en hassas bestelerinden biridir.

1959’da kaydedilen ve Giant Steps albümünde yer alan bu parça, albümün geri kalanından neredeyse tamamen farklı bir karakter taşır.

Bir tarafta:

Giant Steps
karmaşık armoni
hızlı değişen tonal merkezler
akrobatik doğaçlama vardır.

Diğer tarafta:

Naima
uzun nefesler
sadelik
tekrar
boşluk
dinginlik vardır.

Bu tesadüf değildir.

Coltrane’in müziğinde giderek daha fazla ortaya çıkacak olan “az nota ile çok şey söyleme” anlayışının erken örneklerinden biridir.

Ve bu nedenle Naima, Coltrane’in özel hayatı ile müzikal kişiliğinin birbirine değdiği noktalardan biridir.


7.3. Coltrane neden özel hayatı hakkında çok konuşmuyordu?

Burada Coltrane’i dönemin bazı caz yıldızlarından ayıran önemli bir karakter özelliği ortaya çıkıyor.

O, kendisini bir “celebrity” olarak pazarlayan bir müzisyen değildi.

Bugünkü anlamıyla:

“Ben John Coltrane’im. Benim hayatım da müziğim kadar önemlidir.”

gibi bir tavrı yoktu.

Aksine, röportajlarında çoğu zaman müzikten, çalışmaktan, ruhani arayışından ve yeni şeyler öğrenmekten bahsediyordu. Bu nedenle Coltrane hakkında konuşurken biyografi yazarlarının yaptığı önemli bir ayrım vardır:

Belgelenmiş olaylar ve Coltrane’e sonradan yüklenen mitoloji.

Bence biz de bu ayrımı korumalıyız.

Çünkü Coltrane’i bir aziz veya insanüstü bir dâhiye dönüştürmek, aslında onu anlamayı zorlaştırıyor.

Kendi resmi biyografisinde de onun için kullanılan çok önemli bir değerlendirme var:

Coltrane olağanüstü bir insandı ama yine de bir insandı.

Onu farklılaştıran şey, yalnızca yeteneği değil, çalışma disiplininin olağanüstü düzeyiydi.


7.4. Coltrane’in gerçek “bağımlılığı”: çalışmak

Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz.

Coltrane’in hayatında 1950’lerin başında ciddi bağımlılık problemleri vardı. Bunu daha önce konuştuk.

Fakat 1957’de yaşadığı dönüşümden sonra hayatının yönü dramatik biçimde değişti.

Ve ortaya başka bir tür takıntı çıktı:

ÇALIŞMAK.

Saksofon.

Müzik teorisi.

Armoni.

Bestecilik.

Dinlemek.

Tekrar çalışmak.

Yeni şeyler denemek.

Sonra tekrar çalışmak.

Bu yüzden “Coltrane’in dehası” hakkında konuşurken sadece doğal yetenekten bahsetmek çok eksik kalır.

Onun hayatında inanılmaz bir self-education, yani kendi kendini eğitme süreci vardır.

Miles Davis’in grubunda çalarken başka, Monk ile çalışırken başka,

1959’da Giant Steps döneminde başka,

1961’de My Favorite Things döneminde başka,

1964’te A Love Supreme döneminde ise bambaşka bir müzisyendir.

Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük dönüşüm yaşamasının altında sürekli öğrenme vardır.

                                                                                                       @Hakan NART


7.5. Alice Coltrane: İşte hikâyenin en önemli ikinci yarısı

Şimdi Coltrane’in hayatındaki en önemli insanlardan birine geliyoruz:

Alice Coltrane.

Alice McLeod, Detroit’te yetişmiş, güçlü klasik müzik ve caz altyapısına sahip bir piyanistti.

John ile tanıştıklarında aralarındaki bağ yalnızca romantik değildi.

Müzikal bir bağdı. Ve daha önemlisi:

ruhani bir bağdı.

John’un hayatının son döneminde Alice’in rolü o kadar büyüktür ki, Coltrane’in son dönem müziğini Alice olmadan anlamak neredeyse mümkün değildir.

John’un resmi biyografisi de Alice ile ilişkilerini caz tarihinin en üretken eşleşmelerinden biri olarak değerlendiriyor.


7.6. Alice, McCoy Tyner’ın yerini aldığında aslında ne değişti?

Bu konu çok önemli.

McCoy Tyner, Coltrane Quartet’in sesinin temel taşlarından biriydi.

Coltrane – Tyner – Garrison – Elvin Jones

Bu dörtlü caz tarihinin en güçlü topluluklarından biridir.

Ama 1965 civarında bu yapı çözülmeye başladı. Tyner ayrıldı. Elvin Jones da ayrıldı.

Ve Coltrane’in yeni grubunda piyano koltuğuna Alice Coltrane oturdu.

Bu yalnızca “eski piyanistin yerine eşi geldi” şeklinde okunamaz.

Çünkü Alice’in piyano anlayışı farklıydı.

Tyner’ın güçlü akorları, ritmik saldırısı ve modal armonik yapısı yerine Alice’in çalımında:

  • daha fazla boşluk,
  • daha fazla modalite,
  • daha fazla mistik atmosfer,
  • daha fazla drone etkisi,
  • daha az geleneksel armonik yönlendirme

ortaya çıkıyordu.

Bunun Coltrane’in müziğiyle müthiş bir uyumu vardı.


7.7. Alice Coltrane yalnızca John’un eşi değildi

Bence burada tarihsel bir haksızlığı düzeltmek gerekiyor.

Alice Coltrane bazen John Coltrane biyografilerinde:

“John’un ikinci eşi” gibi ikincil bir karakter olarak anlatılır.

Bu büyük ölçüde yanlış bir perspektiftir.

Alice kendi başına çok önemli bir müzisyen ve besteciydi.

John’un ölümünden sonra kendi müzik dünyasını kurdu.

Hint müziği, modal caz, spiritüel müzik ve Vedik düşünceyi bir araya getirdi.

Ve sonunda müzik dünyasından kısmen uzaklaşıp Kaliforniya’da ruhani bir yaşam merkezinin/ashram’ın liderliğini üstlendi.

John’un resmi biyografisi, ölümünden sonra Alice’in onun müzikal ve evrensel ruhani mesajını kendi tarzında devam ettirdiğini özellikle vurguluyor.

Bu açıdan bakıldığında John Coltrane’in hikâyesi 1967’de bitmiyor.

Alice ile başka bir biçimde devam ediyor.


7.8. Çocukları: John’un arkasında bıraktığı en somut miras

Coltrane 17 Temmuz 1967’de öldüğünde yalnızca müzik tarihine bir katalog bırakmadı.

Bir aile bıraktı.

Geride:

  • Michelle,
  • John Jr.,
  • Ravi,
  • Oran olmak üzere çocukları ve Alice kaldı.

Burada özellikle Ravi Coltrane çok önemlidir.

Çünkü Ravi daha sonra babasının yolunu doğrudan taklit etmek yerine, kendi müzikal kimliğini oluşturan bir saksofoncu ve besteci oldu.

Bu da Coltrane ailesindeki ilginç bir özelliği gösterir:

Mirası korumak ile mirası tekrar etmek aynı şey değildir.

John’un yaptığı da zaten buydu.

O da Charlie Parker’ı, Dexter Gordon’u, Lester Young’ı veya Coleman Hawkins’i kopyalamadı.

Onlardan öğrendi ve sonra onların ötesine geçti.


7.9. Coltrane’in evdeki kişiliği nasıldı?

Burada elimizde daha az doğrudan belge var ve dikkatli olmak gerekiyor.

Fakat fotoğraflar, röportajlar ve yakınlarının anlatımlarından çıkan genel tablo şu:

Coltrane sahne dışında genellikle sessiz, ciddi, dikkatli ve ölçülü bir insandı.

Chuck Stewart’ın Coltrane fotoğrafları üzerine anlattığı hatıralarda da Coltrane’in etrafındaki müzisyenlerin ona büyük saygı duyduğu, ancak onun “otoriter bir patron” gibi davranmadığı anlatılıyor.

Bu çok ilginç.

Çünkü grubun lideriydi.

Ama liderliği:

“Ben patronum, siz benim dediğimi yapacaksınız.”

şeklinde değildi.

Daha çok:

“Ben nereye gitmek istediğimi biliyorum; siz de benimle birlikte oraya gelin.”

gibiydi.


7.10. Ve şimdi çok önemli bir ayrıntı: Coltrane aslında çok “sosyal” bir adam değildi

Bunu yanlış anlamamak lazım.

Coltrane asosyal değildi.

Ama onun sosyal dünyasının merkezinde:

müzisyenler + müzik + aile + çalışma + ruhani arayış vardı.

1950’lerin caz dünyasında alkol, uyuşturucu, gece kulüpleri ve gösterişli yaşam tarzı çok yaygındı.

Coltrane bir dönem bu dünyanın içine ciddi biçimde girmişti.

Fakat 1957’den sonra hayatını giderek başka bir eksene taşıdı.

Bu nedenle sonraki Coltrane’i anlamak için A Love Supreme‘i yalnızca bir caz albümü olarak dinlemek hata olur.

Bu albüm aynı zamanda:

“Ben hayatta ne yapıyorum?” sorusuna verilmiş bir cevaptır.        @Hakan NART Stüdyo ARTLINE


7.11. Coltrane’in kişiliğinin en güzel tarafı

Coltrane hiçbir zaman:

“Artık mükemmel oldum.” noktasına gelmedi.

Tam tersine, hayatının sonuna kadar arayış içinde kaldı.

1967’de öldüğünde henüz 40 yaşındaydı.

Ama son dönem kayıtlarını dinlediğinizde 40 yaşındaki bir insanın değil, sanki müziğin sınırlarını sürekli araştıran birinin sesini duyarsınız.

Bu nedenle onun hayatındaki en önemli kelime belki:

SEARCH — ARAYIŞ olabilir.


7.12. Coltrane’in son dönemini bu kez başka gözle dinlemek

Şimdiye kadar A Love Supreme, Ascension, Meditations, Interstellar Space gibi albümleri müzikal gelişimin aşamaları olarak ele aldık.

Fakat onları Coltrane’in özel hayatıyla birlikte düşününce başka bir hikâye çıkıyor.

Naima dönemindeki Coltrane:

aile, sadelik, melodik güzellik.

Alice dönemindeki Coltrane:

ruhani arayış, özgürlük, yeni ses dünyaları.

Son dönem Coltrane:

artık “caz nasıl çalınır?” sorusundan çok
“müzik insanı nereye götürebilir?” sorusuyla ilgileniyor.

İşte bu yüzden son kayıtları ilk dinleyişte çok zor gelebilir.

Çünkü Coltrane artık dinleyiciyi memnun etmek için çalmıyor.

Araştırıyor.


Ve belki de Coltrane’in en büyük yanlış anlaşılması bu

Coltrane’in son dönemini sadece:

“çok sertleşti, free jazz’a geçti”

diye anlatmak çok yüzeysel olur.

Aslında hayatının tamamına baktığımızda şöyle bir çizgi görüyoruz:

Kilise → blues → bebop → Miles → Monk → armoni → modal müzik → ruhani arayış → özgür doğaçlama

Bu bir kopuşlar zinciri değil.

Bir insanın hayatı boyunca kendisini yeniden yaratmasının hikâyesi.

Ve bence bundan sonra anlatıyı daha da ilginç bir yere taşıyabiliriz:

Coltrane’in insan ilişkileri ve müzisyenlerle ilişkileri.

Özellikle Miles Davis – Coltrane, Monk – Coltrane, McCoy Tyner – Coltrane, Elvin Jones – Coltrane, Johnny Hartman – Coltrane ilişkilerini tek tek ele alırsak, Coltrane’in nasıl bir grup lideri ve nasıl bir insan olduğunu çok daha net görebiliriz.

Örneğin Miles ile ilişkisi yalnızca “Miles onu kovdu, sonra geri aldı” hikâyesi değil. Aralarında öğretmen-öğrenci, patron-çalışan, iki sanatçı ve sonunda iki büyük müzisyen arasındaki karşılıklı etkileşimden oluşan çok karmaşık bir ilişki vardı.

Monk ile ilişkisi ise bambaşka. Monk’un Coltrane’in müziğinin düşünme biçimini nasıl değiştirdiğini ayrıntılı biçimde incelemek, Coltrane’in neden 1957’den sonra bir anda farklı bir müzisyen gibi duyulmaya başladığını açıklıyor.

Bu noktadan sonra Coltrane biyografisinden biraz uzaklaşıp müziğin içine girelim. 

IX. BÖLÜM — COLTRANE QUARTET NASIL ÇALIŞIYORDU?

Dört müzisyenin aynı anda düşünmesi

https://images.openai.com/static-rsc-4/FiAPO6a2WqrygtGzd3iEOxumH_UYWv-wuqo8ATZ19v97HcsZlI7l7yxE7Mnh8upe9Y8iY15i9AcUs6DHpRCrKfp0GrxngN6xjjnFZM_YRX_ehi08gcLdkvYqovjDWOj3rJA0UyqKQzWQl8gte4q3oq-3u7ftPHK8Gx23TGFsQrMucpXvHaYcV55oz9FJMbh0?purpose=fullsize
https://images.openai.com/static-rsc-4/IeHHORBFCs0jhA6_u3GagfU7hM7cKJunaen8qmhxjYyP5Ho2vM6thBZy8g4jcX--qv041nZz8tQiI3myyRuEAlOMYRYgsiyAFNqhRMDfyekXHBru10epYcl_RgHy7mgwUmr-K4TNotprVqPVjYNxIyEe_sfrxfeAbbNrbD78g3K8jFUTKl0XPck4VcJxCI7c?purpose=fullsize
https://images.openai.com/static-rsc-4/a9QSgnagKPbOmVtVs452iAjYYo8ffCev59EQyZOzmuWguQEWBrLfhgw3byk-K95EUwEbzbb8gQu8d9pu7yoFSRgBamkH1P3IuH1Hs2DXga9Da3g1fv22mTzSJu9JLE_KfWm9ebaTtK8_cdHrSm58Oe9lDsvGWXLPRJqdA8NLvWvvqDepeImCtIsjSj18kfPa?purpose=fullsize

1960–1965 arasındaki Coltrane Quartet’i yalnızca bir caz grubu olarak düşünmek eksik kalır.

Çünkü klasik bir caz quartet’inde genellikle şöyle bir hiyerarşi vardır:

davul → zamanı tutar
bas → armonik temeli sağlar
piyano → akorları doldurur
solist → doğaçlama yapar

Coltrane Quartet’te ise bu hiyerarşi giderek ortadan kalkar.

Dört müzisyen de aynı anda yaratıcı aktör haline gelir.

Ve bunun en iyi örneği:

A Love Supreme


1. Önce “Acknowledgement”ı açalım

Parça başladığında Jimmy Garrison’un kontrbasını duyarsın.

Basit gibi görünen bir motif vardır.

Dört nota.

Sonra Coltrane girer.

Ama burada çok önemli bir şey oluyor:

Coltrane hemen uzun bir solo atmıyor.

Önce grubun üzerine oturuyor.

Ardından o meşhur dört notalı fikir ortaya çıkıyor:

A – LOVE – SU – PREME

Bu melodik fikir aslında albümün bütün felsefesini taşıyor.

Coltrane daha sonra bunu saksofonda tekrar tekrar dönüştürüyor.

Ama Garrison’un basındaki temel fikir kaybolmuyor.         @Hakan NART ARTLINE


2. Dört nota neden bu kadar önemli?

Çünkü Coltrane’in yaptığı şey aslında son derece modern bir bestecilik yaklaşımı.

Büyük bir melodiyi yüzlerce nota ile yazmak yerine:

küçük bir hücre oluşturuyor.

Sonra bütün müzik bu hücrenin çevresinde gelişiyor.

Bunu klasik müzikteki motif geliştirme anlayışıyla karşılaştırabiliriz.

Ama Coltrane bunu caz doğaçlamasının içine yerleştiriyor.

Yani:

beste + doğaçlama

birbirinden ayrılmıyor.


3. Elvin Jones burada ne yapıyor?

Şimdi aynı bölümü tekrar dinle.

Ama bu kez Coltrane’i unut.

Sadece Elvin’i dinle.

İlk anda davul sana “karmaşık” gelecektir.

Fakat biraz dinleyince fark edersin:

Elvin sürekli bir şey söylüyor.

Ride zili başka bir şey söylüyor.

Tomlar başka bir şey söylüyor.

Bas davul başka bir şey söylüyor.

Ve bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.

Elvin’in en büyük özelliği:

Zamanı dört eşit parçaya bölmek yerine zamanı “esnetmesi”.

Örneğin klasik swing:

1 – 2 – 3 – 4

gibi düşünülebilir.

Elvin’in dünyasında ise:

1… 2… 3… 4…

ama aradaki alanlar sürekli hareket eder.

Bu nedenle Coltrane’in uzun cümleleri için inanılmaz bir özgürlük alanı oluşur.   @hakan NART


4. McCoy Tyner’ın yaptığı daha da ilginç

Tyner’ın Coltrane Quartet’teki görevini “piyano eşliği” olarak düşünme.

Çünkü Tyner çoğu zaman:

Coltrane’in altında armonik bir zemin değil, ikinci bir enerji katmanı yaratıyor.

Özellikle sol elindeki güçlü akorlar çok önemlidir.

Piyano:

bas + orta frekans + ritim + armoni

gibi çalışır.

Bu nedenle Coltrane’in tenorunun çok üzerinde uçmasına izin verir.

Bir anlamda:

Garrison toprağı oluşturur.

Tyner mimariyi oluşturur.

Elvin atmosferi hareket ettirir.

Coltrane ise bunun üzerinde konuşur.                  @stüdyoARTLINE


5. Fakat asıl şaşırtıcı olan şu:

Coltrane ne zaman duracağını da biliyor.

Bu çok önemli.

Çünkü Coltrane’i sadece “çok nota çalan adam” olarak düşünmek yanlış.

Özellikle A Love Supreme döneminde bazı cümlelerinin ardından bıraktığı boşluklara dikkat edersen, bunun ne kadar bilinçli olduğunu görürsün.

Bir cümle:

uzun → yükselen → yoğun

sonra:

DUR.

Ve Elvin o boşluğu doldurur.

Sonra Tyner cevap verir.

Sonra Coltrane geri gelir.

Bu artık solo değildir.

Konuşmadır.


6. İşte “collective improvisation” meselesi burada başlıyor

Dört müzisyen önceden yazılmış bütün ayrıntıları bilmiyor.

Ama birbirlerini dinliyorlar.

Birinin yaptığı hareket diğerinin kararını değiştiriyor.

Örneğin Coltrane bir cümleyi beklenmedik şekilde uzatırsa:

Elvin: ritmi değiştirir.

Tyner: armonik yoğunluğu artırabilir.

Garrison: bas hareketini sadeleştirebilir.

Ve Coltrane onların verdiği cevabı duyup:

bir sonraki cümlesini değiştirir.

Bu nedenle kayıt sırasında müzik:

A → B → C

şeklinde önceden belirlenmiş bir yol izlemez.

Daha çok:

A → B → Elvin’in tepkisi → Coltrane’in cevabı → Tyner’ın müdahalesi → yeni yön

şeklinde gelişir.


7. Bu nedenle quartet’i “lider + üç eşlikçi” olarak dinlememek gerekiyor

Bence A Love Supreme‘i gerçekten anlamak için bunu zihinden çıkarmak lazım.

Daha doğru model:

John Coltrane

fikir

Jimmy Garrison

temel

McCoy Tyner

harmonik mimari

Elvin Jones

hareket

Ama bunlar sabit roller değil.

Her biri zaman zaman diğerinin alanına giriyor.

İşte quartet’in sihri burada.                     @Studio ARTLINE


8. “Resolution”da sistem değişiyor

İkinci bölüm olan Resolution çok daha farklı bir enerjiye sahip.

Burada Coltrane’in tenor tonu daha saldırgan.

Daha fazla ileri hareket var.

Ve Elvin’in davulu çok daha belirgin şekilde müziği ileri itiyor.

Burada özellikle Coltrane’in cümlelerinin sonlarına dikkat et.

Bir cümle bitmeden Elvin başka bir ritmik fikir atıyor.

Coltrane onu duyuyor.

Sonraki cümle değişiyor.

Bu, caz doğaçlamasının en güzel taraflarından biri:

Müzisyen geleceği bilmiyor.

Ama diğer müzisyenin ne yaptığını duyarak geleceği yaratıyor.                     @Hakan NART


9. “Pursuance” ise artık başka bir dünya

Dördüncü değil, üçüncü bölüm:

Pursuance

Burada Elvin Jones’un rolü inanılmaz.

Tempo daha agresif.

Coltrane’in tenorunun üst harmonikleri daha belirgin.

Tyner’ın piyanosu daha sert.

Garrison’un bası ise bütün bu kaosun altında merkezi koruyor.

Ve burada Coltrane’in 1964’te geldiği noktayı duyuyoruz.

Bu artık:

“Bir caz standardı üzerinde güzel bir solo.”

değil.

Bu:

“Dört müzisyen bir enerji alanı yaratıyor.”


10. Ve sonra “Psalm”

Bence albümün en yanlış anlaşılan bölümlerinden biri.

Çünkü burada Coltrane’in saksofonunu konuşan bir ses gibi dinlemek gerekiyor.

Coltrane’in yazdığı şiirsel metin, saksofonda melodik bir biçimde ifade ediliyor.

Yani Coltrane kelimeleri doğrudan söylemiyor.

Saksofonla “okuyor”.

Bu nedenle bazı müzikologlar Psalm‘ı geleneksel anlamda bir saksofon solosu gibi değil, müzikal bir dua/okuma olarak ele alır.

Ve bu bize Coltrane’in müziğinin son derece kişisel tarafını gösterir.      @Hakan NART


11. Burada John Coltrane’in özel hayatı tekrar karşımıza çıkıyor

Şimdi birkaç bölüm önce konuştuğumuz 1957’ye geri dönelim.

Coltrane’in hayatındaki büyük ruhani dönüşüm.

Ardından:

My Favorite Things

Africa/Brass

Impressions

Crescent

ve sonunda:

A Love Supreme

Bu albüm bir anda ortaya çıkmış değildir.

Yaklaşık sekiz yıllık bir arayışın sonucudur.

Bu nedenle albümü yalnızca müzikal bir başyapıt olarak değil:

Coltrane’in hayatının müzikal özeti

olarak görmek mümkün.


12. Ve şimdi çok önemli bir ayrıntı

A Love Supreme‘i kaydettiğinde Coltrane 38 yaşındaydı.

Henüz 40 yaşında bile değildi.

Ama müzik açısından baktığımızda:

bebop dönemi → hard bop → modal jazz → avant-garde

gibi birkaç farklı çağdan geçmişti.

Bu yüzden 1964 Coltrane’i, 1955 Coltrane’inden neredeyse başka bir insandır.


13. Quartet neden 1965’te dağıldı?

Burada hikâye biraz hüzünlü.

Çünkü grup tam anlamıyla zirvedeyken çözülmeye başladı.

McCoy Tyner, Coltrane’in müziğinin giderek daha özgür ve daha yoğun hale gelmesiyle kendi müzikal yaklaşımının artık aynı yöne gitmediğini düşündü.

Elvin Jones da kısa süre sonra ayrıldı.

Bu bir “kavga edip dağıldılar” hikâyesinden ziyade:

Müzikal yolların ayrılmasıydı.

Coltrane artık başka bir yere gidiyordu.


14. Coltrane’in yeni dünyası

Ve burada Alice Coltrane yeniden ortaya çıkıyor.

Alice Coltrane — piyano

Pharoah Sanders — tenor saxophone

Rashied Ali — drums

ve Coltrane.

Artık Tyner’ın düzenli harmonik mimarisi yok.

Elvin’in devasa swing motoru yok.

Garrison’un klasik quartet içindeki rolü de değişiyor.

Müzik daha serbest.

Daha yoğun.

Daha spiritüel.

Daha soyut.

Ve bazı dinleyiciler burada:

“Coltrane artık dağıldı.”

diye düşünüyor.

Ben bunun tam tersini düşünüyorum.

Coltrane dağılmıyor.

Daha önce kurduğu sistemin sınırlarını terk ediyor.         @HakanNART ARTLINE


15. İşte burada “Interstellar Space” çok önemli

1967’de kaydedilen Interstellar Space:

John Coltrane — tenor/soprano saxophone

Rashied Ali — drums

Sadece iki kişi.

Piyano yok.

Bas yok.

Akortları belirleyen geleneksel bir armonik enstrüman yok.

Bu çok radikal.

Çünkü Coltrane artık:

“Benim üzerinde doğaçlama yapacağım armonik yapı nerede?”

sorusunu bile ortadan kaldırıyor.

Cevap:

Yok.

Sadece iki müzisyen var.

Ve müzik anında oluşuyor.


16. Bu bizi Coltrane’in bütün hayatının özüne getiriyor

1940’larda:

“Nasıl daha iyi saksofon çalabilirim?”

1950’lerde:

“Nasıl daha iyi doğaçlama yapabilirim?”

1960’ların başında:

“Müziğin armonik sınırlarını nasıl genişletebilirim?”

1960’ların ortasında:

“Müzik ile ruhani deneyim arasında nasıl bir ilişki kurabilirim?”

Sonunda:

“Müzikte hiçbir sınır olmak zorunda mı?”

İşte Coltrane’in yolculuğu bence tam olarak budur.


X. BÖLÜM — JOHN COLTRANE’İN SAKSOFON TONU

Neden Coltrane’in sesi “güzel” olmaktan daha fazlasıdır?

0
COMMENT

Yazılar